ÖNEMLİ OKUYUN!
İnternet Explorer sayfanız kilitlenmiş olabilir? hiçbir siteye giremiyor
olabilirsiniz.
Bundan kurtulmak için size yardım olma amaçlı 8KB'lik bir program yaptık.
Tıklayın
indikten sonra açın internet exploreriniz eski haline gelecektir.
Umarım yardımcı olabilmişizdir.
Eğer sorun yine hallolmadıysa buradan yazın, size yardımcı
olmaya calısalım.
Bir teşekkürü çok görmeyin tıklayın, yorum yapın bu konu için.
6 Aralık 2009 Pazar
Lütfen dikkatlice okuyunuz!
18 Eylül 2009 Cuma
Yosunlara Karşı Ultrasonik Dalgalar......
Yosunlara Karşı Ultrasonik Dalgalar
Göl ve denizlerde bazen 'kırmızı akıntılar' (red tides) olarak da isimlendirilen yosunlarla karşılaşılır. Bu yosunlar, nörotoksin üreterek gıda zincirine; çok fazla oksijen tüketerek de bölge ekolojisine zarar verir. Böyle bir yosun istilâsına karşı en emniyetli yol, genellikle istilânın kendiliğinden geçmesini beklemektir ki, bu da yosunların getirdiği zararların peşinen kabul edilmesi mânâsına gelmektedir. Zîrâ bu yosunlarla mücadele için geliştirilmiş herhangi bir metot bugüne kadar bilinmiyordu.
İngiltere'de, Hull Üniversitesi'nde bir grup araştırmacı sözkonusu tehlikeyi ultrasonik dalgalarla engellemeye çalışıyor. Çalışmanın yöneticisi M. Postema, bu mücadele şeklinin bilindiğini ancak neticelerin çok karmaşık olması sebebiyle mekanizmanın anlaşılamadığını belirterek, çalışmalarının başarısını ifade ediyor. Postema'ya göre yosunlar su üstünde, alt taraflarındaki 'heterosist' olarak bilinen, nitrojen gazı kabarcıkları barındıran hücreler sayesinde duruyor. Çalışmada ultrasonik basınç ile bu hücrelerin parçalanması hedeflendi. Bu basıncın frekansı hücrenin fizikî büyüklüğüne bağlı olarak, bir rezonans meydana getirmeliydi. Bu hücreler parçalandığında, yosun su altına batacak ve güneş ışığı bulamadığı için canlılığını yitirecektir. Bu maksat ile üç farklı frekans, insana temas ettiğinde nefes problemlerine ve karaciğer kanserine sebep olan zararlı yosunlardan 'anabaena sphaerica' üzerinde denendi. Her frekansta belirli bir tesir görülse de, 1 Megaherz'lik frekans en tesirli olanı idi. Bu frekans değeri, yosundaki hedef hücrenin çapı ile bir rezonans sağlıyordu. Çalışmanın bundan sonraki bölümünde, bu dalgaların diğer su canlıları üzerinde ne tür tesirlere yol açacağı araştırılacak. Zîrâ oldukça yüksek yoğunlukta uygulanan ultrasonik dalgalar, su içinde ilerleyerek, diğer canlılara da tesir eder. Bu dalgalardan zarar görmesi istenmeyen canlılardaki heterosist hücrelerin, hedef yosunlardakiler ile farklı boyutlarda olması ve tesir görmeyecek olması netice üzerinde heyecan duyulmasına vesile oluyor.
Göl ve denizlerde bazen 'kırmızı akıntılar' (red tides) olarak da isimlendirilen yosunlarla karşılaşılır. Bu yosunlar, nörotoksin üreterek gıda zincirine; çok fazla oksijen tüketerek de bölge ekolojisine zarar verir. Böyle bir yosun istilâsına karşı en emniyetli yol, genellikle istilânın kendiliğinden geçmesini beklemektir ki, bu da yosunların getirdiği zararların peşinen kabul edilmesi mânâsına gelmektedir. Zîrâ bu yosunlarla mücadele için geliştirilmiş herhangi bir metot bugüne kadar bilinmiyordu.
İngiltere'de, Hull Üniversitesi'nde bir grup araştırmacı sözkonusu tehlikeyi ultrasonik dalgalarla engellemeye çalışıyor. Çalışmanın yöneticisi M. Postema, bu mücadele şeklinin bilindiğini ancak neticelerin çok karmaşık olması sebebiyle mekanizmanın anlaşılamadığını belirterek, çalışmalarının başarısını ifade ediyor. Postema'ya göre yosunlar su üstünde, alt taraflarındaki 'heterosist' olarak bilinen, nitrojen gazı kabarcıkları barındıran hücreler sayesinde duruyor. Çalışmada ultrasonik basınç ile bu hücrelerin parçalanması hedeflendi. Bu basıncın frekansı hücrenin fizikî büyüklüğüne bağlı olarak, bir rezonans meydana getirmeliydi. Bu hücreler parçalandığında, yosun su altına batacak ve güneş ışığı bulamadığı için canlılığını yitirecektir. Bu maksat ile üç farklı frekans, insana temas ettiğinde nefes problemlerine ve karaciğer kanserine sebep olan zararlı yosunlardan 'anabaena sphaerica' üzerinde denendi. Her frekansta belirli bir tesir görülse de, 1 Megaherz'lik frekans en tesirli olanı idi. Bu frekans değeri, yosundaki hedef hücrenin çapı ile bir rezonans sağlıyordu. Çalışmanın bundan sonraki bölümünde, bu dalgaların diğer su canlıları üzerinde ne tür tesirlere yol açacağı araştırılacak. Zîrâ oldukça yüksek yoğunlukta uygulanan ultrasonik dalgalar, su içinde ilerleyerek, diğer canlılara da tesir eder. Bu dalgalardan zarar görmesi istenmeyen canlılardaki heterosist hücrelerin, hedef yosunlardakiler ile farklı boyutlarda olması ve tesir görmeyecek olması netice üzerinde heyecan duyulmasına vesile oluyor.
Keneyi kendi çıkardı, öldü
Kastamonu'nun Tosya ilçesinin bir köyünde 3 Haziranda bacağını kene ısıran kişi, Ankara'da tedavi gördüğü hastanede öldü.
Alınan bilgiye göre, R.Y, ormanlık alanda dolaşırken bacağını ısıran keneyi çıkardı.
Hiçbir sağlık kuruluşuna başvurmayan R.Y'nin 4 gün sonra ateşi yükseldi.
R.Y, Tosya Devlet Hastanesindeki kontrollerin ardından Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı şüphesiyle Kastamonu Dr. Münif İslamoğlu Devlet Hastanesine sevk edildi.
Daha sonra Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedavi altına alınan hasta, müdahaleye rağmen dün gece hayatını kaybetti.
Alınan bilgiye göre, R.Y, ormanlık alanda dolaşırken bacağını ısıran keneyi çıkardı.
Hiçbir sağlık kuruluşuna başvurmayan R.Y'nin 4 gün sonra ateşi yükseldi.
R.Y, Tosya Devlet Hastanesindeki kontrollerin ardından Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı şüphesiyle Kastamonu Dr. Münif İslamoğlu Devlet Hastanesine sevk edildi.
Daha sonra Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedavi altına alınan hasta, müdahaleye rağmen dün gece hayatını kaybetti.
Açık mekanlarda oturun
Yaz aylarında güneş çarpmasının yanı sıra kapalı mekanlarda da sıcak bitkinliği meydana gelebiliyor. Sıcak çarpması şikayetinin, yaz aylarında sıklıkla karşılaşılan ciddi sağlık problemlerinden biri olduğunu belirten uzmanlar, "Sıcak hava sadece dışarıda değil kapalı mekanlarda da rahatsızlıklara yol açabiliyor" uyarısında bulunuyor.
Uzm. Dr. Ahmet Özkul, sıcak çarpmaları ya da sıcak bitkinliği şikayetinin daha çok yaşlı, evinden dışarı çıkmayan kişilerle ayakkabı atölyesi, dikimevi gibi yerlerde çalışan, uzun süre sıcak ortamlarda kalan kişilerde görüldüğünü kaydetti. Bu durumun çalışan kişilerde dikkat eksikliğine yol açtığını anlatan Özkul, "Yaşanan dikkat eksikliği nedeniyle iş kazaları meydana gelebiliyor. Örneğin, bize makineye elini kaptırmış bir işçi getirildiğinde, kaldığı ortamı araştırdığımızda havasız bir ortamda çalıştığını ve bunun dikkatini dağıttığını tespit ediyoruz. Trafik kazası, darp ya da iş kazasından yaz aylarında gelen kişilerin, nasıl ortamlarda kaldıklarını sorduğumuzda genelde kapalı ve havasız mekanlarda olduklarını tespit ediyoruz. Bu çok ciddi iş kazaları ve trafik kazalarına ya da çeşitli sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Sıcak bitkinliği, tencerenin içindeki haşlanmış sebze gibi bir durumu ortaya koyuyor. Yani insanlar 'buğulama' gibi olabiliyor. Bu tür ortamlar, ciddi sonuçlar doğurabiliyor.
Yaşlı, yatalak ve çocuklarda, kalp krizi, beyin kanaması, tansiyon sorunu, şeker hastalarında bayılma, böbrek hastalarında ciddi sıvı ve tuz kayıplarına yol açabilir. Bu nedenle kapalı ortamların
Uzm. Dr. Ahmet Özkul, sıcak çarpmaları ya da sıcak bitkinliği şikayetinin daha çok yaşlı, evinden dışarı çıkmayan kişilerle ayakkabı atölyesi, dikimevi gibi yerlerde çalışan, uzun süre sıcak ortamlarda kalan kişilerde görüldüğünü kaydetti. Bu durumun çalışan kişilerde dikkat eksikliğine yol açtığını anlatan Özkul, "Yaşanan dikkat eksikliği nedeniyle iş kazaları meydana gelebiliyor. Örneğin, bize makineye elini kaptırmış bir işçi getirildiğinde, kaldığı ortamı araştırdığımızda havasız bir ortamda çalıştığını ve bunun dikkatini dağıttığını tespit ediyoruz. Trafik kazası, darp ya da iş kazasından yaz aylarında gelen kişilerin, nasıl ortamlarda kaldıklarını sorduğumuzda genelde kapalı ve havasız mekanlarda olduklarını tespit ediyoruz. Bu çok ciddi iş kazaları ve trafik kazalarına ya da çeşitli sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Sıcak bitkinliği, tencerenin içindeki haşlanmış sebze gibi bir durumu ortaya koyuyor. Yani insanlar 'buğulama' gibi olabiliyor. Bu tür ortamlar, ciddi sonuçlar doğurabiliyor.
Yaşlı, yatalak ve çocuklarda, kalp krizi, beyin kanaması, tansiyon sorunu, şeker hastalarında bayılma, böbrek hastalarında ciddi sıvı ve tuz kayıplarına yol açabilir. Bu nedenle kapalı ortamların
Yazın çocuklar nasıl beslenmeli?
Havaların ısınmasıyla birlikte çocukların beslenmesinde de dikkat edilmesi gereken noktalar bulunuyor. Terlemeyle vücutta fazla su kaybının meydana gelmesi sonucu, bayılma hissi, bulantı, baş dönmesi gibi sağlık problemleri baş gösterebilir. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz yaz aylarında çocukların nasıl beslenmesi gerektiği hakkında bilgi verdi:
Bebekler ve Çocuklar Sıvı Kaybını İfade Edemeyebilir!
Bebekler ve çocuklar sıvı kayıplarını ifade edemeyebilecekleri için anne- babaların çok dikkatli olması gerekir. Bu sebeple sıcaklıkların aşırı arttığı günlerde sıvı alımı desteklenmelidir. Terleme ile artan sıvı ihtiyacını karşılamak için anne sütü, su, süt, ayran, taze sıkılmış meyve suları, bitki ve meyve çayları tercih edilmelidir.
Yazın da Dengeli ve Yeterli Beslenme
Günlük 3 ana öğün tüketilmesi ve öğün atlamamak önemlidir. Kahvaltı günün en önemli öğünü olup kahvaltıda şekersiz marmelatlar, az yağlı peynirler, içecek olarak süt, taze sıkılmış meyve suları, ıhlamur ve kuşburnu gibi bitki çayları tercih edilmelidir. Yeterli ve dengeli beslenmenin önemi yaz aylarında da unutulmamalıdır. Et, yumurta ve kurubaklagil, süt ve süt ürünleri, sebzeler ve meyveler, ekmek ve tahıllar olmak üzere dört besin grubunda yer alan besinlerden imkanlar çerçevesinde her öğünde tüketilmelidir. Enerjisi yüksek hamur tatlıları yerine sütlü tatlılar, meyve tatlıları, dondurma gibi tatlılar tercih edilmelidir.
Bebek Beslenmesine Fazladan Önem!
Yaz aylarında bebekler için hazırlanan besinlere daha fazla önem göstermeliyiz. Hazırlanan besinleri buzdolabında saklamalı, beklemiş-artık besinleri kesinlikle kullanmamalıyız. Et ve süt grubu ürünlerin bozulma riski daha fazladır. Dışarıda ise açık olarak satılan besinler hijyenik bir şekilde hazırlanmadıkları ve doğru muhafaza edilmedikleri takdirde bebekler için güvenli değildir.
Bu aylarda bebekleri korumak için kapalı olarak satılan hazır kaşık ve kavanoz mamaları tercih edilebilir. Bu ürünler bebekler için besleyici, güvenli ve pratiktir.
Yemeklerdeki Suya Dikkat!
Yemeklerde kullanılan su da çok önemlidir. Su pek çok mikroorganizmanın taşıyıcısıdır. Bebekler için kapalı su kullanmalı veya musluk suları mutlaka kaynatılmalıdır. Ayrıca bebeklerin çiğ olarak tükettiği sebze ve meyveler iyi kalitede bir suyla yıkanmalıdır. Bebeklerin beslenmesinde kullanılan biberon, suluk, tabak gibi malzemelerden uygun olanları kaynatmalı, diğerleri ise beslenme sonrası hemen temizlenmeli ve iyice yıkanmalıdır. Çünkü artık gıdalarda sıcağın da etkisi ile mikroorganizmalar çok çabuk ürerler.
Gıdada Miktar Değil Kalite!
Beslenmede önemli olan nokta çocuğun ne kadar değil, ne tür gıdalar yediğidir. Özellikle iştahı az olan çocuklarda besin kalitesi yüksek gıdalar verilmeye çalışılmalı ve kesinlikle miktar için zorlama yapılmamalıdır. Miktarı çocuğun belirlemesine izin verilmelidir.
Bebekler ve Çocuklar Sıvı Kaybını İfade Edemeyebilir!
Bebekler ve çocuklar sıvı kayıplarını ifade edemeyebilecekleri için anne- babaların çok dikkatli olması gerekir. Bu sebeple sıcaklıkların aşırı arttığı günlerde sıvı alımı desteklenmelidir. Terleme ile artan sıvı ihtiyacını karşılamak için anne sütü, su, süt, ayran, taze sıkılmış meyve suları, bitki ve meyve çayları tercih edilmelidir.
Yazın da Dengeli ve Yeterli Beslenme
Günlük 3 ana öğün tüketilmesi ve öğün atlamamak önemlidir. Kahvaltı günün en önemli öğünü olup kahvaltıda şekersiz marmelatlar, az yağlı peynirler, içecek olarak süt, taze sıkılmış meyve suları, ıhlamur ve kuşburnu gibi bitki çayları tercih edilmelidir. Yeterli ve dengeli beslenmenin önemi yaz aylarında da unutulmamalıdır. Et, yumurta ve kurubaklagil, süt ve süt ürünleri, sebzeler ve meyveler, ekmek ve tahıllar olmak üzere dört besin grubunda yer alan besinlerden imkanlar çerçevesinde her öğünde tüketilmelidir. Enerjisi yüksek hamur tatlıları yerine sütlü tatlılar, meyve tatlıları, dondurma gibi tatlılar tercih edilmelidir.
Bebek Beslenmesine Fazladan Önem!
Yaz aylarında bebekler için hazırlanan besinlere daha fazla önem göstermeliyiz. Hazırlanan besinleri buzdolabında saklamalı, beklemiş-artık besinleri kesinlikle kullanmamalıyız. Et ve süt grubu ürünlerin bozulma riski daha fazladır. Dışarıda ise açık olarak satılan besinler hijyenik bir şekilde hazırlanmadıkları ve doğru muhafaza edilmedikleri takdirde bebekler için güvenli değildir.
Bu aylarda bebekleri korumak için kapalı olarak satılan hazır kaşık ve kavanoz mamaları tercih edilebilir. Bu ürünler bebekler için besleyici, güvenli ve pratiktir.
Yemeklerdeki Suya Dikkat!
Yemeklerde kullanılan su da çok önemlidir. Su pek çok mikroorganizmanın taşıyıcısıdır. Bebekler için kapalı su kullanmalı veya musluk suları mutlaka kaynatılmalıdır. Ayrıca bebeklerin çiğ olarak tükettiği sebze ve meyveler iyi kalitede bir suyla yıkanmalıdır. Bebeklerin beslenmesinde kullanılan biberon, suluk, tabak gibi malzemelerden uygun olanları kaynatmalı, diğerleri ise beslenme sonrası hemen temizlenmeli ve iyice yıkanmalıdır. Çünkü artık gıdalarda sıcağın da etkisi ile mikroorganizmalar çok çabuk ürerler.
Gıdada Miktar Değil Kalite!
Beslenmede önemli olan nokta çocuğun ne kadar değil, ne tür gıdalar yediğidir. Özellikle iştahı az olan çocuklarda besin kalitesi yüksek gıdalar verilmeye çalışılmalı ve kesinlikle miktar için zorlama yapılmamalıdır. Miktarı çocuğun belirlemesine izin verilmelidir.
Domuz grİbİ vakalari artiyor
ünya Sağlık Örgütü (DSÖ), domuz gribi vakalarındaki artışın sürdüğünü bildirdi.
Domuz gribinin artık küresel bir salgın haline geldiğini ilan eden DSÖ, hastalığa yakalananların sayısının 44 bin 200'ü geçtiğini kaydetti.
Çoğu Meksika ve ABD'de olmak üzere 180 kişinin de hastalıktan öldüğü belirtildi.
Bu arada Çinli yetkililer, ülkenin güneyindeki Guangdong eyaletindeki bir ilköğretim okulunun, 30 çocukta hastalığa rastlanması üzerine kapatıldığını söyledi.
Çinli yetkililer, ülkedeki toplam vakanın ise 414'ü bulduğunu açıkladı.
Öte yandan Asya-Pasifik bölgesinde de domuz gribi vakaları artmaya devam ediyor.
Yeni Zelanda'da vaka sayısı 303'ü bulurken, Singapur'da toplam sayı 142'ye ulaştı.
Güney Kore Sağlık Bakanlığı da yeni vakalarla toplam sayının 115 olduğunu bildirdi.
Vietnam Sağlık yetkilileri de vakaların sayısının 48'i bulduğunu kaydetti.
Domuz gribinin artık küresel bir salgın haline geldiğini ilan eden DSÖ, hastalığa yakalananların sayısının 44 bin 200'ü geçtiğini kaydetti.
Çoğu Meksika ve ABD'de olmak üzere 180 kişinin de hastalıktan öldüğü belirtildi.
Bu arada Çinli yetkililer, ülkenin güneyindeki Guangdong eyaletindeki bir ilköğretim okulunun, 30 çocukta hastalığa rastlanması üzerine kapatıldığını söyledi.
Çinli yetkililer, ülkedeki toplam vakanın ise 414'ü bulduğunu açıkladı.
Öte yandan Asya-Pasifik bölgesinde de domuz gribi vakaları artmaya devam ediyor.
Yeni Zelanda'da vaka sayısı 303'ü bulurken, Singapur'da toplam sayı 142'ye ulaştı.
Güney Kore Sağlık Bakanlığı da yeni vakalarla toplam sayının 115 olduğunu bildirdi.
Vietnam Sağlık yetkilileri de vakaların sayısının 48'i bulduğunu kaydetti.
Grip aşısı olmalı mı olmamalı mı?
Grip aşısı olmalı mı olmamalı mı?
Sonbahar ve grip aylarının baş belası gripten korunmanın en etkili yolu sağlıklı beslenmek, düzenli egzersiz yapmak, yeterince istirahat etmek ve sigaradan uzak durmak gibi davranışlarla bağışıklık sistemini kuvvetli tutmaktan geçer. Öksüren ve hapşıran kişilerden hele de ağız ve burunlarını kapatmıyorlarsa uzak durmak ve sık sık elleri yıkamak korunmada etkili yöntemlerdir. Ancak her ne kadar korunursak korunalım grip bizi orada bulabilecek kadar bulaşıcı bir hastalıktır.
Grip günümüzde aşı ile önlenebilen bir hastalıktır. Gelişmiş ülkeler grip aşısını genellikle programlarına almış ve vatandaşlarına ücretsiz olarak sunmaktadırlar. Ülkemizde grip aşısı rutin olarak yapılmamaktadır, ancak aşı özellikle risk altındaki gruplara önerilmektedir.
Grip aşısının özellikleri
Grip aşısı inaktive (ölü) bir aşıdır ve her yıl tek doz olarak uygulanması önerilmektedir. Grip aşısının her yıl tek doz olarak uygulanmasının önerilmesinin nedeni grip virüsünün (influenza virüsü) hemen her yıl genetik yapısını değiştirmesi ve farklı bir virüs olarak ortaya çıkmasıdır. Her yılın grip aşısı içerik olarak birbirinden farklılık gösterir. 2005 yılının grip aşısı ülkemizde Eylül ayında piyasaya çıkmıştır. Grip aşısı 8 yaş altındaki çocuklara ilk kez uygulanacağı zaman bir ay ara ile iki doz olarak önerilmektedir. Takip eden senelerde tek doz aşı uygulanması yeterli olmaktadır.
8 yaşından büyük çocuklara ve erişkinlere grip aşısı ilk kez uygulanacağı zaman da dahil olmak üzere tek doz olarak önerilmektedir. 3 yaşın altındaki çocuklara grip aşısı yarım doz olarak uygulanmalıdır.
Grip aşısının etkinliği dolaşımdaki virüs tipleri ile uyuma, yaşa ve aşılanan kişinin sağlık durumuna göre değişmekle birlikte %70-90’dır. Sağlıklı erişkinlerin %90’ını hastalıktan korumaktadır. Yaşlılar ve altta yatan hastalığı olan kişilerde gribe karşı koruyuculuk oranı bir miktar azalmakla birlikte grip nedeniyle gelişebilecek komplikasyon ve ölümleri önlemekte etkindir. Yaşlılarda hastaneye yatışları %50-60, ölümleri %80 oranında azaltmaktadır. Grip aşısının uygulanması için en uygun zamanlar Eylül-Ekim-Kasım aylarıdır. Ancak salgınlar Mart-Nisan aylarına kadar devam edebildiği için hastalığı geçirmedikçe ve aşı bulunabildiği sürece Ocak-Şubat ayları ve sonrasında da aşı uygulanabilmektedir. Grip aşısından sonra kesin koruyuculuğun başlaması için en az 10-14 günlük bir süre gerekmektedir.
Grip aşısının önerildiği gruplar
1) Gribin yaşamsal risk oluşturduğu ve tıbbi açıdan mutlaka aşılanması önerilenler:
• 65 yaşından yaşlılar
• Şeker hastaları
• Astım hastaları
• Kronik akciğer hastaları
• Kronik kalp ve damar sistemi hastaları
• Bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler
(kronik kan hastalığı olanlar, kanser hastaları, immunsupresif ilaç kullananlar)
• Huzurevi, bakımevi vb ortamlarda yaşayanlar
2) İkincil risk grupları: 1. risk grubunda yer alanlarla yakın temasta olanlar ve;
• 50-64 yaş arası kişiler
• kronik tıbbi rahatsızlıkları bulunan huzur evi ve diğer kronik bakım kuruluşlarının tüm yaşlardaki sakinleri
• astım dahil pulmoner ve kardiyovasküler sisteme ait kronik hastalıkları bulunan erişkinler ve çocuklar
• bir önceki yılda (şeker hastalığı dahil) kronik metabolik hastalıklar, böbrek disfonksiyonu, hemoglobinopatiler, veya bağışıklık sisteminin baskılanması nedeniyle düzenli tıbbi takip veya hastaneye yatırılmaları gerekmiş olan erişkinler ve çocuklar
• Sağlık Personeli
• Yukarıda belirtilen risk grupları ile aynı ortamda yaşayanlar
• Huzurevi, bakımevi ve benzeri yerlerde çalışan personel
3) Özel gruplar:
• Hamile bayanlar (4 aylıktan itibaren)
• HIV ile enfekte kişiler
• Sık seyahat edenler
• Gribin tıbbi ve ekonomik olumsuz etkilerinden korunmak isteyen kişiler (iş adamları, üretimde çalışanlar, sporcular vb)
Grip aşısı kimlere uygulanmamalı?
Grip aşısı 6 aylıktan küçük çocuklara, hamileliğinin ilk 3 ayının içinde bulunanlara ve ciddi yumurta alerjisi olanlara uygulanmamalıdır.
Grip aşısının yan etkileri nelerdir? Grip aşısı sonrası %15-20 oranında aşı yerinde ağrı, kızarıklık, şişlik oluşabilir. Tüm vücudu etkileyen yan etkiler ise son derece nadirdir (%1’in altında) ve ateş, halsizlik, kas ağrısı gibi yan etkiler (eğer görülürse) aşıdan 6-12 saat sonra başlamakta ve 1-2 gün içinde kendiliğinden geçmektedir. Her biyolojik üründe olduğu gibi grip aşısı uygulanmasından sonra da alerjik reaksiyon görülebilir.
Aşılarınızı her zaman tam teşekküllü sağlık merkezlerinde veya hekim kontrolünde uygulatmanız önerilir.. Grip aşısı +2-+8 derece arasında buzdolabında saklanmalı ve kesinlikle dondurulmamalıdır. Grip aşısı sonrası grip hastalığının görülmesi olsa olsa bir tesadüf olabilir, ancak salgın sırasında aşı yapıldığında bu tesadüf hiç de nadir değildir. Grip aşısı teknik olarak inaktive yani ölü bir virüs aşısı olduğundan vücuda virüs verilmez ve aşıya bağlı grip hastalığı oluşamaz.
Sonbahar ve grip aylarının baş belası gripten korunmanın en etkili yolu sağlıklı beslenmek, düzenli egzersiz yapmak, yeterince istirahat etmek ve sigaradan uzak durmak gibi davranışlarla bağışıklık sistemini kuvvetli tutmaktan geçer. Öksüren ve hapşıran kişilerden hele de ağız ve burunlarını kapatmıyorlarsa uzak durmak ve sık sık elleri yıkamak korunmada etkili yöntemlerdir. Ancak her ne kadar korunursak korunalım grip bizi orada bulabilecek kadar bulaşıcı bir hastalıktır.
Grip günümüzde aşı ile önlenebilen bir hastalıktır. Gelişmiş ülkeler grip aşısını genellikle programlarına almış ve vatandaşlarına ücretsiz olarak sunmaktadırlar. Ülkemizde grip aşısı rutin olarak yapılmamaktadır, ancak aşı özellikle risk altındaki gruplara önerilmektedir.
Grip aşısının özellikleri
Grip aşısı inaktive (ölü) bir aşıdır ve her yıl tek doz olarak uygulanması önerilmektedir. Grip aşısının her yıl tek doz olarak uygulanmasının önerilmesinin nedeni grip virüsünün (influenza virüsü) hemen her yıl genetik yapısını değiştirmesi ve farklı bir virüs olarak ortaya çıkmasıdır. Her yılın grip aşısı içerik olarak birbirinden farklılık gösterir. 2005 yılının grip aşısı ülkemizde Eylül ayında piyasaya çıkmıştır. Grip aşısı 8 yaş altındaki çocuklara ilk kez uygulanacağı zaman bir ay ara ile iki doz olarak önerilmektedir. Takip eden senelerde tek doz aşı uygulanması yeterli olmaktadır.
8 yaşından büyük çocuklara ve erişkinlere grip aşısı ilk kez uygulanacağı zaman da dahil olmak üzere tek doz olarak önerilmektedir. 3 yaşın altındaki çocuklara grip aşısı yarım doz olarak uygulanmalıdır.
Grip aşısının etkinliği dolaşımdaki virüs tipleri ile uyuma, yaşa ve aşılanan kişinin sağlık durumuna göre değişmekle birlikte %70-90’dır. Sağlıklı erişkinlerin %90’ını hastalıktan korumaktadır. Yaşlılar ve altta yatan hastalığı olan kişilerde gribe karşı koruyuculuk oranı bir miktar azalmakla birlikte grip nedeniyle gelişebilecek komplikasyon ve ölümleri önlemekte etkindir. Yaşlılarda hastaneye yatışları %50-60, ölümleri %80 oranında azaltmaktadır. Grip aşısının uygulanması için en uygun zamanlar Eylül-Ekim-Kasım aylarıdır. Ancak salgınlar Mart-Nisan aylarına kadar devam edebildiği için hastalığı geçirmedikçe ve aşı bulunabildiği sürece Ocak-Şubat ayları ve sonrasında da aşı uygulanabilmektedir. Grip aşısından sonra kesin koruyuculuğun başlaması için en az 10-14 günlük bir süre gerekmektedir.
Grip aşısının önerildiği gruplar
1) Gribin yaşamsal risk oluşturduğu ve tıbbi açıdan mutlaka aşılanması önerilenler:
• 65 yaşından yaşlılar
• Şeker hastaları
• Astım hastaları
• Kronik akciğer hastaları
• Kronik kalp ve damar sistemi hastaları
• Bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler
(kronik kan hastalığı olanlar, kanser hastaları, immunsupresif ilaç kullananlar)
• Huzurevi, bakımevi vb ortamlarda yaşayanlar
2) İkincil risk grupları: 1. risk grubunda yer alanlarla yakın temasta olanlar ve;
• 50-64 yaş arası kişiler
• kronik tıbbi rahatsızlıkları bulunan huzur evi ve diğer kronik bakım kuruluşlarının tüm yaşlardaki sakinleri
• astım dahil pulmoner ve kardiyovasküler sisteme ait kronik hastalıkları bulunan erişkinler ve çocuklar
• bir önceki yılda (şeker hastalığı dahil) kronik metabolik hastalıklar, böbrek disfonksiyonu, hemoglobinopatiler, veya bağışıklık sisteminin baskılanması nedeniyle düzenli tıbbi takip veya hastaneye yatırılmaları gerekmiş olan erişkinler ve çocuklar
• Sağlık Personeli
• Yukarıda belirtilen risk grupları ile aynı ortamda yaşayanlar
• Huzurevi, bakımevi ve benzeri yerlerde çalışan personel
3) Özel gruplar:
• Hamile bayanlar (4 aylıktan itibaren)
• HIV ile enfekte kişiler
• Sık seyahat edenler
• Gribin tıbbi ve ekonomik olumsuz etkilerinden korunmak isteyen kişiler (iş adamları, üretimde çalışanlar, sporcular vb)
Grip aşısı kimlere uygulanmamalı?
Grip aşısı 6 aylıktan küçük çocuklara, hamileliğinin ilk 3 ayının içinde bulunanlara ve ciddi yumurta alerjisi olanlara uygulanmamalıdır.
Grip aşısının yan etkileri nelerdir? Grip aşısı sonrası %15-20 oranında aşı yerinde ağrı, kızarıklık, şişlik oluşabilir. Tüm vücudu etkileyen yan etkiler ise son derece nadirdir (%1’in altında) ve ateş, halsizlik, kas ağrısı gibi yan etkiler (eğer görülürse) aşıdan 6-12 saat sonra başlamakta ve 1-2 gün içinde kendiliğinden geçmektedir. Her biyolojik üründe olduğu gibi grip aşısı uygulanmasından sonra da alerjik reaksiyon görülebilir.
Aşılarınızı her zaman tam teşekküllü sağlık merkezlerinde veya hekim kontrolünde uygulatmanız önerilir.. Grip aşısı +2-+8 derece arasında buzdolabında saklanmalı ve kesinlikle dondurulmamalıdır. Grip aşısı sonrası grip hastalığının görülmesi olsa olsa bir tesadüf olabilir, ancak salgın sırasında aşı yapıldığında bu tesadüf hiç de nadir değildir. Grip aşısı teknik olarak inaktive yani ölü bir virüs aşısı olduğundan vücuda virüs verilmez ve aşıya bağlı grip hastalığı oluşamaz.
Evlenmek kilo aldırıyor
Genellikle düğün telaşı nedeniyle çiftler iyice zayıflar. Düğün bitip hayat normale dönünce bol abur cubur, TV karşısında atıştırmak yeni evlilere hızla kilo aldırır.
Haziran ayı başında yayınlanan bir makalede “evlenmek kilo aldırıyor” denildi. Araştırmacılar evlenen kişilerin bekârlara oranla 2.5 ile 4 kg arasında ağırlık artışı yaşandığını bildiriyor. Tam olarak nedeni bilinmemekle birlikte, bireylerin evlendiklerinde artık kendilerine özen göstermelerine gerek kalmadığını düşünmeleri ve kilo vermeyi önemsemedikleri tahmin ediliyor. Ben bu durumun ülke kültürü ve bireylerin yaşam şekline göre değiştiğini düşünüyorum. Üstelik erkek ve kadınların farklı davranış biçimi, farklı fizyolojik yağı ve farklı duygu durumlarına sahip olduğunu da unutmamak gerek.
Önce eğlenceli gelir, ama
Bizim ülkemiz için genelde genç gelin adayları evlenmeden önce yeni ev telaşı, gelinlik provası, düğün hazırlığı, davetiyeler, ailelerin stresi, daha güzel görünmek için spor bakım ve diyetler ile hayatlarının en zayıf hali ile gelinlik giyerler. Hatta daha sonra kilo alan birçok kişi hep gelinliğini örnek verir, “ben evlendiğimde 48 kiloydum belim de sadece 59 - 60 santimetreydi” diye veya buna benzer cümleler ile övünülerek anlatılır bu anılar. Peki sonra ne olur? Genelde şöyle olur:
Gelin hanıma düğün sonrası uzak yakın birçok akraba ziyarete gelir ve o da tüm marifetlerini sergilemek üzere pasta, börek, en güzel tatlılar, en lezzetli yemeklerle misafirlerini ağırlar. Eşini hem bu arta kalan yemekler, hem de her gün yeni yeni tariflerle besler, böylece hem kendisi hem de eşin bir anda kilo alırlar. Çünkü yeni evlilerin en sevdiği hallerden birisi de evde film izlemek, televizyon karşısında bir şeyler atıştırmak, hafta sonu yeni evlerinde güzel kahvaltılar yapmak olur.
Önceleri bu durum eğlenceli gelir hatta “bak eşime ne güzel bakıyorum yüzü gözü kanlandı canlandı” bile denilir. Eğer hemen çocuk yapma isteği de varsa gelin hanım bu kiloların üzerine hamilelik kilolarını da ekleyerek, gelinlik içindeki vücudunu hayal dünyasına doğru gönderir ve fotoğraflarla avunur.
Bu senaryo biraz ev hanımı bir gelin için oldu, eşlerin çalışması halinde ise kilo almanın en büyük sebebi akşam eve yorgun gelip yemek yapmaya üşenerek dışarıdan fast-food siparişi oluyor ve yine televizyon karşısı atıştırmalar ve hafta sonu arkadaş toplantıları...Tabii bunlar en kötü ama genele en uygun senaryolar oysa bu durumda olmayan birçok yeni evli çift de var.
Evlendikten sonra kilo almamak için ne yapmalı?
Burada önemli olan çiftlerin evlendikten sonra beraber kilo almaları yerine beraber sağlıklı beslenmeyi alışkanlık haline getirmeleridir. Bunun için ilk önce alışveriş listesi gözden geçirilmeli, kalorisi ve yağ oranı yüksek olan ürünler eve alınmamalıdır. Onların yerine raflarda lif, vitamin, mineral içeriği yüksek aynı zamanda kalorisi düşük olan sebze ve meyvelere yer açılmalıdır.
- Süt ve süt ürünleri alırken az yağlı olanlar tercih edilmelidir.
- Ekmek tercihi yapılırken beyaz ekmek yerine, tam tahıllı ürünler seçilmelidir.
- Şarküteri ürünlerinden mümkün olduğunca uzak durulmalıdır.
- Yoğun geçen iş hayatı, eğer her iki taraf da çalışıyorsa akşam eve gelip yemek yapmayı zorlaştırır, hatta bir süre sonra yemek yapmak büyük bir yük haline gelir. Bireyler dışarıda yemek yemeyi daha pratik bir çözüm olarak görüldüğü için fast- food restaurantları tercih eder. Ancak evde beraber yapılan yemeklerin hem daha sağlıklı hem de daha eğlenceli olacağı unutulmamalıdır.
- Hafta sonu kahvaltıları keyiflidir, ama hafta sonu yürüyüşleri de beraber zaman geçirmek için iyi olur.
- Bol yağ ve kalori içeren yemekler yerine daha hafif ve az yağlı yemekler pişirilmeye çalışılmalıdır.
- Yöntem olarak ızgara, buğulama, haşlama veya düşük kalorili soslarla fırında pişirme tercih edilmelidir. Et, tavuk veya balığı kızartmak ve derisi ile tüketme alışkanlığına son verilmelidir.
- Sebze yemeği yapmak zor geliyorsa, sebzeleri haşlamak ya da ızgara yapmak yöntemleri denenmelidir.
- Salatalara daha lezzetli olması için eklenen yağın her 1 tatlı kaşığının 45 kalori olduğu unutulmamalıdır.
- Hazır satılan salata sosları yerine evde küçük bir kâsede, iki kişilik salata için 1 yemek kaşığı zeytinyağı yağ, 1 limon, 1 yemek kaşığı sirke, 1 yemek kaşığı nar ekşisi, az tuz, kuru nane ve kekiği çırpıp daha düşük kalorili soslar yaratılabilir.
- Her iki taraf da patates tüketmeyi çok seviyorsa kızartma yerine
Haziran ayı başında yayınlanan bir makalede “evlenmek kilo aldırıyor” denildi. Araştırmacılar evlenen kişilerin bekârlara oranla 2.5 ile 4 kg arasında ağırlık artışı yaşandığını bildiriyor. Tam olarak nedeni bilinmemekle birlikte, bireylerin evlendiklerinde artık kendilerine özen göstermelerine gerek kalmadığını düşünmeleri ve kilo vermeyi önemsemedikleri tahmin ediliyor. Ben bu durumun ülke kültürü ve bireylerin yaşam şekline göre değiştiğini düşünüyorum. Üstelik erkek ve kadınların farklı davranış biçimi, farklı fizyolojik yağı ve farklı duygu durumlarına sahip olduğunu da unutmamak gerek.
Önce eğlenceli gelir, ama
Bizim ülkemiz için genelde genç gelin adayları evlenmeden önce yeni ev telaşı, gelinlik provası, düğün hazırlığı, davetiyeler, ailelerin stresi, daha güzel görünmek için spor bakım ve diyetler ile hayatlarının en zayıf hali ile gelinlik giyerler. Hatta daha sonra kilo alan birçok kişi hep gelinliğini örnek verir, “ben evlendiğimde 48 kiloydum belim de sadece 59 - 60 santimetreydi” diye veya buna benzer cümleler ile övünülerek anlatılır bu anılar. Peki sonra ne olur? Genelde şöyle olur:
Gelin hanıma düğün sonrası uzak yakın birçok akraba ziyarete gelir ve o da tüm marifetlerini sergilemek üzere pasta, börek, en güzel tatlılar, en lezzetli yemeklerle misafirlerini ağırlar. Eşini hem bu arta kalan yemekler, hem de her gün yeni yeni tariflerle besler, böylece hem kendisi hem de eşin bir anda kilo alırlar. Çünkü yeni evlilerin en sevdiği hallerden birisi de evde film izlemek, televizyon karşısında bir şeyler atıştırmak, hafta sonu yeni evlerinde güzel kahvaltılar yapmak olur.
Önceleri bu durum eğlenceli gelir hatta “bak eşime ne güzel bakıyorum yüzü gözü kanlandı canlandı” bile denilir. Eğer hemen çocuk yapma isteği de varsa gelin hanım bu kiloların üzerine hamilelik kilolarını da ekleyerek, gelinlik içindeki vücudunu hayal dünyasına doğru gönderir ve fotoğraflarla avunur.
Bu senaryo biraz ev hanımı bir gelin için oldu, eşlerin çalışması halinde ise kilo almanın en büyük sebebi akşam eve yorgun gelip yemek yapmaya üşenerek dışarıdan fast-food siparişi oluyor ve yine televizyon karşısı atıştırmalar ve hafta sonu arkadaş toplantıları...Tabii bunlar en kötü ama genele en uygun senaryolar oysa bu durumda olmayan birçok yeni evli çift de var.
Evlendikten sonra kilo almamak için ne yapmalı?
Burada önemli olan çiftlerin evlendikten sonra beraber kilo almaları yerine beraber sağlıklı beslenmeyi alışkanlık haline getirmeleridir. Bunun için ilk önce alışveriş listesi gözden geçirilmeli, kalorisi ve yağ oranı yüksek olan ürünler eve alınmamalıdır. Onların yerine raflarda lif, vitamin, mineral içeriği yüksek aynı zamanda kalorisi düşük olan sebze ve meyvelere yer açılmalıdır.
- Süt ve süt ürünleri alırken az yağlı olanlar tercih edilmelidir.
- Ekmek tercihi yapılırken beyaz ekmek yerine, tam tahıllı ürünler seçilmelidir.
- Şarküteri ürünlerinden mümkün olduğunca uzak durulmalıdır.
- Yoğun geçen iş hayatı, eğer her iki taraf da çalışıyorsa akşam eve gelip yemek yapmayı zorlaştırır, hatta bir süre sonra yemek yapmak büyük bir yük haline gelir. Bireyler dışarıda yemek yemeyi daha pratik bir çözüm olarak görüldüğü için fast- food restaurantları tercih eder. Ancak evde beraber yapılan yemeklerin hem daha sağlıklı hem de daha eğlenceli olacağı unutulmamalıdır.
- Hafta sonu kahvaltıları keyiflidir, ama hafta sonu yürüyüşleri de beraber zaman geçirmek için iyi olur.
- Bol yağ ve kalori içeren yemekler yerine daha hafif ve az yağlı yemekler pişirilmeye çalışılmalıdır.
- Yöntem olarak ızgara, buğulama, haşlama veya düşük kalorili soslarla fırında pişirme tercih edilmelidir. Et, tavuk veya balığı kızartmak ve derisi ile tüketme alışkanlığına son verilmelidir.
- Sebze yemeği yapmak zor geliyorsa, sebzeleri haşlamak ya da ızgara yapmak yöntemleri denenmelidir.
- Salatalara daha lezzetli olması için eklenen yağın her 1 tatlı kaşığının 45 kalori olduğu unutulmamalıdır.
- Hazır satılan salata sosları yerine evde küçük bir kâsede, iki kişilik salata için 1 yemek kaşığı zeytinyağı yağ, 1 limon, 1 yemek kaşığı sirke, 1 yemek kaşığı nar ekşisi, az tuz, kuru nane ve kekiği çırpıp daha düşük kalorili soslar yaratılabilir.
- Her iki taraf da patates tüketmeyi çok seviyorsa kızartma yerine
Havuz keyfi kabusa dönüşmesin
Havuza ve denize girilen yaz aylarında kulak sağlığına daha fazla özen gösterilmesi gerektiğini söyleyen KBB Uzmanı Dr. Akın Erkan uyarıyor: Özellikle kirli havuzlar dış kulak yolu iltihabına yani ‘yüzücü kulağı’na neden olabiliyor. Bunu önlemek için tatile gitmeden önce bir Kulak Burun Boğaz uzmanına muayene olup, kulak bakımı yaptırın
Yaz aylarında havuz ve deniz döneminin başlamasıyla artış gösteren dış kulak yolu enfeksiyonları tatilin tadını kaçırabilir! Özellikle yeterince temiz olmayan havuz sularının neden olduğu dış kulak iltihabı yani ‘yüzücü kulağı’, son derece ağrılı şikayetlere neden olabiliyor.
Peki ama tatil ve eğlencenin yerini bir anda çok sancılı kulak ağrılarına devreden dış kulak yolu iltihaplarına karşı nasıl önlem alınmalı? Op. Dr. Akın Erkan, ‘yüzücü kulağı’ndan korunmanın yolları ve kulak sağlığımız için nelere dikkat etmemiz gerektiği konusunda bilgiler verdi:
Yaz aylarında havuza ve denize girerken en sık hangi sorunlar ortaya çıkıyor?
Kulağa su kaçması ile ortaya bazı sorunlar çıkabilir. Dış kulak yolunda bulunan ve serumen denen salgı, soyulan kulak derisi ve dökülen kulak kılları ile birlikte 'buşon' denen sert bir tıkaç oluşturur. Bu tıkaç suyu emerek sünger gibi şişer ve kişinin kulağının aniden tıkanmasına sebep olur. Böyle bir sorunu önlemek için tatile gitmeden önce bir Kulak Burun Boğaz uzmanına muayene olup, kulak bakımı yaptırılmalıdır.
KULAĞINIZI NEMLİ BIRAKMAYIN, ŞAMPUANLA YIKAMAYIN
Kulağa su kaçırmak sakıncalı mıdır? Kulakları yıkatmak veya pamuklu kulak çubuklarını kullanmanın zararı var mı?
Bu soruya cevap vermeden önce kulakla ilgili bilinmesi gereken şu noktalara dikkat edilmeli: Dış kulak yolunun ortamı hafif asidiktir. Bu asit ortam, bakteriler ve mantarlar gibi zararlı mikroplara karşı koruyucu bir bariyer oluşturuyor. Kulakta bulunan salgı bezleri tarafından üretilen serumen örtüsü de aslında kulak için yararlıdır. Bazen duymayı ve kulağın hava almasını engelleyecek şekilde fazla miktarda biriken serumen buşon hekim tarafından temizlenebilir ve hiçbir sakıncası yoktur. Sanıldığının aksine bu işlem kulakta alışkanlık yapmaz.
Ancak kulağın içini sürekli yıkamaya çalışmak ve kulağın nemli bırakılması, koruyucu serumen örtüsünün de yıkanmasına sebep olur. Ayrıca alkali olan sabun ve şampuan köpüğü ile kulak içi yıkanmamalıdır. Kulağın asit-baz dengesinin bozulmasına neden olur. Derinin koruyucu bariyeri bozulunca dış kulak yolu iltihabı oraya çıkar.
Kulak temizleme çubukları ile sık sık kulağı karıştırmak; oradaki sinir uçlarını uyararak daha çok salgı üretilmesine ve kulaklardaki serumenin geriye doğru itilip kulak zarına yapışmasına neden olabilir. Bu durumda kulak ağrısı veya tıkanmaya neden olabilir. Ayrıca bu şekilde dış kulak yolunu kaşımak, nörodermatit denen ve sinir uçlarının uyarılmasından kaynaklanan kulak kaşıntısına neden olabilir. Kaşımak kaşıntıyı tetikler, buda daha çok kaşımak ve dış kulak yolu derisinde yaralar oluşup enfeksiyon kapmasına neden olabilir.
KULAKTA KOKU VARSA DOKTORA!
Dış kulakta iltihap olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? Ne zaman doktora gitmemiz gerekiyor?
Kulak deliğinin hemen önünde bulunan çıkıntı şeklindeki kıkırdak (tragus), dokunmakla hassas ve ağrılı ise dış kulakta enfeksiyon var demektir. Ayrıca kötü kokulu akıntılar varsa hemen hekime başvurmaları gerek.
Yaz aylarında kulakla ilgili sorunlar neden artıyor?
Yaz aylarında havuz veya denize girilmesiyle dış kulak yoluna dolan sular bazı sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Özellikle yeterince temiz olmayan sularda yüzmek, dış kulak yolu iltihabı ortaya çıkabiliyor. Dış kulak yolu iltihabı, daha çok yüzme sonrası görüldüğünden 'yüzücu kulağı' diye adlandırılır. Dış kulak yolunda bulunan ancak havuzdan da bulanabilen psödomonas adlı bakteri nemli ve sıcak ortamlarda üremeyi sever. Kötü kokulu yeşil renkte kulak akıntısı, kulak kaşıntısı ve ağrıya neden olabilir. Islak ve nemli bırakılmış kulak yolunda mantar oluşabilir. Bu da kulakta kaşıntı, akıntı ve sulanma hissi, bazen ağrı ve tıkanıklığa neden olabilir.
Dalış yapmak isteyenler nelere dikkat etmeli?
Dalış yapmak isteyenler her şeyden önce mutlaka önceden bir sistematik chek-up yaptırmalı. Daha önce dalış deneyimi olanlar ise soğuk algınlığı, nezle ve sinüzit gibi durumlarda mutlaka tedavi olduktan sonra dalış yapmalarıdır.
İşitme cihazı kullananlar yazın nelere dikkat etmeli?
İşitme cihazı ve kulaklık kullananların; yazın mutlaka cihazın hijyenine dikkat etmeleri, kulak havalanmasını sağlamak için arada cihazı çıkarmaları, kulak bakımını düzenli yaptırmaları ve kulakta iltihap varsa tedavi sonuna kadar cihazı kullanmamaları gerekmektedir.
YÜZDÜKTEN SONRA KULAĞI FÖN MAKİNESİYLE KURUTUN
Banyo veya yüzme sonrası kulak bakımı nasıl yapılmalı?
• VAZELİNLİ PAMUK KULLANIN: Kulak zarında delik olan kişiler, kulağı sudan korumak ve ıslak bırakmamak için özel kulak tıkaçları kullanabilirler. Vazelinle yağlanmış kulak pamuğu kullanılabilir.
• KULAK TIKAÇLARI İŞE YARAR: Yüzücüler için tasarlanmış kulak tıkaçları piyasada mevcut. Ancak yüzme sırasında normal kişilerin bunları kullanmaları şart değil.
• SAÇ KURUTMA MAKİNESİYLE KURUTUN: En iyisi yüzme sonrası kulağın nemini temiz bir havlu ve işaret parmağı yardımı ile aldıktan sonra kulak içine saç kurutma makinesi tutarak kurutmak.
• PAMUKLU ÇUBUKLARA DİKKAT: Çok derine sokmadan ve nazikçe kulaktaki nemi almak için pamuklu çubuklar kullanılabilir. (Küçük çocuklarda çok önerilen bir yöntem değildir)
• NEMLENDİRİCİ SÜRÜN: Kulak kenarında içinde veya arkasında pullanma oluyorsa nemlendirici krem sürülebilir
Yaz aylarında havuz ve deniz döneminin başlamasıyla artış gösteren dış kulak yolu enfeksiyonları tatilin tadını kaçırabilir! Özellikle yeterince temiz olmayan havuz sularının neden olduğu dış kulak iltihabı yani ‘yüzücü kulağı’, son derece ağrılı şikayetlere neden olabiliyor.
Peki ama tatil ve eğlencenin yerini bir anda çok sancılı kulak ağrılarına devreden dış kulak yolu iltihaplarına karşı nasıl önlem alınmalı? Op. Dr. Akın Erkan, ‘yüzücü kulağı’ndan korunmanın yolları ve kulak sağlığımız için nelere dikkat etmemiz gerektiği konusunda bilgiler verdi:
Yaz aylarında havuza ve denize girerken en sık hangi sorunlar ortaya çıkıyor?
Kulağa su kaçması ile ortaya bazı sorunlar çıkabilir. Dış kulak yolunda bulunan ve serumen denen salgı, soyulan kulak derisi ve dökülen kulak kılları ile birlikte 'buşon' denen sert bir tıkaç oluşturur. Bu tıkaç suyu emerek sünger gibi şişer ve kişinin kulağının aniden tıkanmasına sebep olur. Böyle bir sorunu önlemek için tatile gitmeden önce bir Kulak Burun Boğaz uzmanına muayene olup, kulak bakımı yaptırılmalıdır.
KULAĞINIZI NEMLİ BIRAKMAYIN, ŞAMPUANLA YIKAMAYIN
Kulağa su kaçırmak sakıncalı mıdır? Kulakları yıkatmak veya pamuklu kulak çubuklarını kullanmanın zararı var mı?
Bu soruya cevap vermeden önce kulakla ilgili bilinmesi gereken şu noktalara dikkat edilmeli: Dış kulak yolunun ortamı hafif asidiktir. Bu asit ortam, bakteriler ve mantarlar gibi zararlı mikroplara karşı koruyucu bir bariyer oluşturuyor. Kulakta bulunan salgı bezleri tarafından üretilen serumen örtüsü de aslında kulak için yararlıdır. Bazen duymayı ve kulağın hava almasını engelleyecek şekilde fazla miktarda biriken serumen buşon hekim tarafından temizlenebilir ve hiçbir sakıncası yoktur. Sanıldığının aksine bu işlem kulakta alışkanlık yapmaz.
Ancak kulağın içini sürekli yıkamaya çalışmak ve kulağın nemli bırakılması, koruyucu serumen örtüsünün de yıkanmasına sebep olur. Ayrıca alkali olan sabun ve şampuan köpüğü ile kulak içi yıkanmamalıdır. Kulağın asit-baz dengesinin bozulmasına neden olur. Derinin koruyucu bariyeri bozulunca dış kulak yolu iltihabı oraya çıkar.
Kulak temizleme çubukları ile sık sık kulağı karıştırmak; oradaki sinir uçlarını uyararak daha çok salgı üretilmesine ve kulaklardaki serumenin geriye doğru itilip kulak zarına yapışmasına neden olabilir. Bu durumda kulak ağrısı veya tıkanmaya neden olabilir. Ayrıca bu şekilde dış kulak yolunu kaşımak, nörodermatit denen ve sinir uçlarının uyarılmasından kaynaklanan kulak kaşıntısına neden olabilir. Kaşımak kaşıntıyı tetikler, buda daha çok kaşımak ve dış kulak yolu derisinde yaralar oluşup enfeksiyon kapmasına neden olabilir.
KULAKTA KOKU VARSA DOKTORA!
Dış kulakta iltihap olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? Ne zaman doktora gitmemiz gerekiyor?
Kulak deliğinin hemen önünde bulunan çıkıntı şeklindeki kıkırdak (tragus), dokunmakla hassas ve ağrılı ise dış kulakta enfeksiyon var demektir. Ayrıca kötü kokulu akıntılar varsa hemen hekime başvurmaları gerek.
Yaz aylarında kulakla ilgili sorunlar neden artıyor?
Yaz aylarında havuz veya denize girilmesiyle dış kulak yoluna dolan sular bazı sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Özellikle yeterince temiz olmayan sularda yüzmek, dış kulak yolu iltihabı ortaya çıkabiliyor. Dış kulak yolu iltihabı, daha çok yüzme sonrası görüldüğünden 'yüzücu kulağı' diye adlandırılır. Dış kulak yolunda bulunan ancak havuzdan da bulanabilen psödomonas adlı bakteri nemli ve sıcak ortamlarda üremeyi sever. Kötü kokulu yeşil renkte kulak akıntısı, kulak kaşıntısı ve ağrıya neden olabilir. Islak ve nemli bırakılmış kulak yolunda mantar oluşabilir. Bu da kulakta kaşıntı, akıntı ve sulanma hissi, bazen ağrı ve tıkanıklığa neden olabilir.
Dalış yapmak isteyenler nelere dikkat etmeli?
Dalış yapmak isteyenler her şeyden önce mutlaka önceden bir sistematik chek-up yaptırmalı. Daha önce dalış deneyimi olanlar ise soğuk algınlığı, nezle ve sinüzit gibi durumlarda mutlaka tedavi olduktan sonra dalış yapmalarıdır.
İşitme cihazı kullananlar yazın nelere dikkat etmeli?
İşitme cihazı ve kulaklık kullananların; yazın mutlaka cihazın hijyenine dikkat etmeleri, kulak havalanmasını sağlamak için arada cihazı çıkarmaları, kulak bakımını düzenli yaptırmaları ve kulakta iltihap varsa tedavi sonuna kadar cihazı kullanmamaları gerekmektedir.
YÜZDÜKTEN SONRA KULAĞI FÖN MAKİNESİYLE KURUTUN
Banyo veya yüzme sonrası kulak bakımı nasıl yapılmalı?
• VAZELİNLİ PAMUK KULLANIN: Kulak zarında delik olan kişiler, kulağı sudan korumak ve ıslak bırakmamak için özel kulak tıkaçları kullanabilirler. Vazelinle yağlanmış kulak pamuğu kullanılabilir.
• KULAK TIKAÇLARI İŞE YARAR: Yüzücüler için tasarlanmış kulak tıkaçları piyasada mevcut. Ancak yüzme sırasında normal kişilerin bunları kullanmaları şart değil.
• SAÇ KURUTMA MAKİNESİYLE KURUTUN: En iyisi yüzme sonrası kulağın nemini temiz bir havlu ve işaret parmağı yardımı ile aldıktan sonra kulak içine saç kurutma makinesi tutarak kurutmak.
• PAMUKLU ÇUBUKLARA DİKKAT: Çok derine sokmadan ve nazikçe kulaktaki nemi almak için pamuklu çubuklar kullanılabilir. (Küçük çocuklarda çok önerilen bir yöntem değildir)
• NEMLENDİRİCİ SÜRÜN: Kulak kenarında içinde veya arkasında pullanma oluyorsa nemlendirici krem sürülebilir
SicaĞa karŞi bol bol su iÇİn salata yİyİn
SICAĞA KARŞI BOL BOL SU IÇİN SALATA YİYİN
Hava sıcaklığı mevsim normallerini buldu. Uzmanlar, giderek artan sıcaklıklara karşı herkesi uyardı: 'Vücudunuzu susuz bırakmayın!'
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, artan sıcaklarla beraber yaz aylarına özgü hastalıklardan olan "dehidratasyon' (vücudun susuz kalmasına) karşı dikkatli olunması gerektiği konusunda uyarıda bulundu.
Vücudun susuz kalmasının başlıca iki nedeni olduğunu söyleyen Prof. Dr. Küçükusta, "İlk neden kusma ve ishaller, fazla idrara çıkma, aşırı terleme ve yüksek ateş gibi sebeplerle vücuttan fazla sıvı kaybedilmesi; diğer neden ise bulantı ve iştahsızlık gibi nedenlerle yeteri kadar sıvı alınamamasıdır" dedi.
Prof. Dr. Küçükusta, vücuttaki sıvı kaybını azaltmak için ise şu önerilerde bulundu: Çok gerekli değilse sokağa çıkmayın. Açık renk, bol, pamuklu kıyafetler giyin. Güneş altında efordan kaçının. Bol su, ayran, soda veya sporcu içecekleri için, meyve, sebze ve salata yiyin."
Hava sıcaklığı mevsim normallerini buldu. Uzmanlar, giderek artan sıcaklıklara karşı herkesi uyardı: 'Vücudunuzu susuz bırakmayın!'
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, artan sıcaklarla beraber yaz aylarına özgü hastalıklardan olan "dehidratasyon' (vücudun susuz kalmasına) karşı dikkatli olunması gerektiği konusunda uyarıda bulundu.
Vücudun susuz kalmasının başlıca iki nedeni olduğunu söyleyen Prof. Dr. Küçükusta, "İlk neden kusma ve ishaller, fazla idrara çıkma, aşırı terleme ve yüksek ateş gibi sebeplerle vücuttan fazla sıvı kaybedilmesi; diğer neden ise bulantı ve iştahsızlık gibi nedenlerle yeteri kadar sıvı alınamamasıdır" dedi.
Prof. Dr. Küçükusta, vücuttaki sıvı kaybını azaltmak için ise şu önerilerde bulundu: Çok gerekli değilse sokağa çıkmayın. Açık renk, bol, pamuklu kıyafetler giyin. Güneş altında efordan kaçının. Bol su, ayran, soda veya sporcu içecekleri için, meyve, sebze ve salata yiyin."
Tuzun cilde yararları
Cilt Denge Uzmanı Zeliha Köksal, tuzun cilt sağlığındaki önemine değinerek, "Tuz, ayak ve diş bakımının yanı sıra, yorgunluğu almada ve cildi güzelleştirmede çok önemlidir" dedi.
Köksal, tuz ve su olmadan hayati önem taşıyan hiçbir hücrenin görevlerini yerine getiremeyeceğini söyledi. Yüzyıllar öncesinden tuz ile yapılan ticarette altın ile tuzun aynı terazide ölçüldüğünü hatırlatan Köksal, "Tuz sadece hayatımıza lezzet katmıyor, bir de sıhhat, huzur ve mutluluk veriyor. Tuz hücrelerimizde biyokimyasal reaksiyonlardan geçiyor, vücut fonksiyonların da görev alıyor. Böbreklerimiz burada dengeyi sağlıyor, vücudumuzdan tuz kaybını engelliyor ve fazlalık olan tuz oranında vücuttan dışarı atıyor. Cildimiz için tuz çok önemli bir rol üstleniyor. Asitler, tuzlar ve sebum salgısı, sürekli cilt üzerinden cildin dışına atılıyor. Tuzlar, mikroplara ve enfeksiyonlara karşı korur" dedi.
Cilt, ayak, ve diş beyazlatıcılığı görevlerini de üstlenen tuz ile ilgili tarifler veren Köksal, "Cilt bakımı, yarım çay kaşığı ince öğütülmüş tuz, 1 tatlı kaşığı zeytin yağı karıştırılır, temizlenmiş yüze ve dekolteye dairesel hareketler ile 2 dakika masaj yapılır. Etkisi ise, ölü derilerden arındıracak, onarım gücünü arttıracak, kan dolaşımını hızlandıracak ve cildi yumuşak hale getirecek. Ayak bakımı, ayak terlemesine karşı bir avuç tuzu sıcak suda erit ve ayaklarını suda beklet. Tuz yorgunluğu alır, yorgunluğa 4-5 avuç tuz küvete at ve 10 dakika dinlen. Etkisi, kan dolaşımına, onarımına ve ekzama gibi hastalıklara iyi gelir. Cildimize tuzlu buhar banyosu, iki yemek kaşığı tuzu kaynar suda eritip yüzünü havlu ile kapat ve 10 dakika yüzünü buhara tut. Cildiniz adeta nefes alıyor gibi hissedeceksiniz" ifadelerini kullandı.
Köksal, tuz ve su olmadan hayati önem taşıyan hiçbir hücrenin görevlerini yerine getiremeyeceğini söyledi. Yüzyıllar öncesinden tuz ile yapılan ticarette altın ile tuzun aynı terazide ölçüldüğünü hatırlatan Köksal, "Tuz sadece hayatımıza lezzet katmıyor, bir de sıhhat, huzur ve mutluluk veriyor. Tuz hücrelerimizde biyokimyasal reaksiyonlardan geçiyor, vücut fonksiyonların da görev alıyor. Böbreklerimiz burada dengeyi sağlıyor, vücudumuzdan tuz kaybını engelliyor ve fazlalık olan tuz oranında vücuttan dışarı atıyor. Cildimiz için tuz çok önemli bir rol üstleniyor. Asitler, tuzlar ve sebum salgısı, sürekli cilt üzerinden cildin dışına atılıyor. Tuzlar, mikroplara ve enfeksiyonlara karşı korur" dedi.
Cilt, ayak, ve diş beyazlatıcılığı görevlerini de üstlenen tuz ile ilgili tarifler veren Köksal, "Cilt bakımı, yarım çay kaşığı ince öğütülmüş tuz, 1 tatlı kaşığı zeytin yağı karıştırılır, temizlenmiş yüze ve dekolteye dairesel hareketler ile 2 dakika masaj yapılır. Etkisi ise, ölü derilerden arındıracak, onarım gücünü arttıracak, kan dolaşımını hızlandıracak ve cildi yumuşak hale getirecek. Ayak bakımı, ayak terlemesine karşı bir avuç tuzu sıcak suda erit ve ayaklarını suda beklet. Tuz yorgunluğu alır, yorgunluğa 4-5 avuç tuz küvete at ve 10 dakika dinlen. Etkisi, kan dolaşımına, onarımına ve ekzama gibi hastalıklara iyi gelir. Cildimize tuzlu buhar banyosu, iki yemek kaşığı tuzu kaynar suda eritip yüzünü havlu ile kapat ve 10 dakika yüzünü buhara tut. Cildiniz adeta nefes alıyor gibi hissedeceksiniz" ifadelerini kullandı.
İştah Kesen 7 Öneri
Kilo Yönetimi ve Anti-Aging Uzmanı Dr. Ahmet Karaçam'ın 7 maddelik "önlemler paketi" aşırı iştah derdini sonlandıracak başlıklar içeriyor.
Bir türlü verilemeyen fazla kilolar, frenlenemeyen iştahın yol açtığı sorunlardan biri. Beslenme ve Anti-Aging Uzmanı Dr. Ahmet Karaçam, bu sorundan şikâyetçi olanlar için 7 maddelik bir önlemler paketi sunuyor, işte o maddeler:
• Su için, bu sayede kendinizi tok hissetmeniz kolaylaşıyor.
• Yiyecekleri uzun süre çiğneyin, çünkü bu, beyne, besinleri algılaması için fırsat vermek anlamına geliyor.
• Gün içinde sık ve az öğünler yiyin.
• Hergün 6 - 8 saat kaliteli uyuyun.
• Yeşillik ve baharatla tatlandırılmış yiyecekleri tercih edin.
• Glisemik indeksi düşük besinlerle beslenmeye gayret edin.
• Daha fazla egzersiz yapın.
Tok tutan besinler
Yağsız kaşan ince ince dilimleyin ve siyah zeytin ile süsleyin. Üzerine 1 yemek kaşığı sirke dökün. Karnabaharı ve brokoliyi hafifçe haşlayıp yoğurtla tatlandırarak tüketmek de lif açısından zengin bir karışım olduğundan uzun süre tok kalmanızı sağlayacaktır. Kendinize bunların dışında yeşil salata, uskumru veya ton balığı, kivi ve portakaldan oluşan bir ziyafet de çekebilirsiniz.
Bir türlü verilemeyen fazla kilolar, frenlenemeyen iştahın yol açtığı sorunlardan biri. Beslenme ve Anti-Aging Uzmanı Dr. Ahmet Karaçam, bu sorundan şikâyetçi olanlar için 7 maddelik bir önlemler paketi sunuyor, işte o maddeler:
• Su için, bu sayede kendinizi tok hissetmeniz kolaylaşıyor.
• Yiyecekleri uzun süre çiğneyin, çünkü bu, beyne, besinleri algılaması için fırsat vermek anlamına geliyor.
• Gün içinde sık ve az öğünler yiyin.
• Hergün 6 - 8 saat kaliteli uyuyun.
• Yeşillik ve baharatla tatlandırılmış yiyecekleri tercih edin.
• Glisemik indeksi düşük besinlerle beslenmeye gayret edin.
• Daha fazla egzersiz yapın.
Tok tutan besinler
Yağsız kaşan ince ince dilimleyin ve siyah zeytin ile süsleyin. Üzerine 1 yemek kaşığı sirke dökün. Karnabaharı ve brokoliyi hafifçe haşlayıp yoğurtla tatlandırarak tüketmek de lif açısından zengin bir karışım olduğundan uzun süre tok kalmanızı sağlayacaktır. Kendinize bunların dışında yeşil salata, uskumru veya ton balığı, kivi ve portakaldan oluşan bir ziyafet de çekebilirsiniz.
Toplumun ruh sağlığı giderek nasıl bozuluyor?
Topraklarında tarihlerden beri hoşgörü ve sevgi çiçekleri açan bu güzel coğrafyada yaşayan insanlara ne oluyor? Bu değerlerini bir bir kaybediyorlar mı?
Dr.Eser Alptekin
Bugünkü yazımda özgüven eksikliğinden bahsedeceğim.Yıllar boyu insanlarımıza eğitimlerinde olsun, iş hayatlarında olsun, sosyal yaşamlarında olsun hep şu verildi: “Biz bu işi beceremeyiz, bizim çok eksiklerimiz var, biz yetersiziz” dendi. 1950’li yıllarda çok yaygın kullanılan bir ifade vardı. “Biz bir toplu iğneyi dahi yapamıyoruz.” Bu o kadar yaygın kullanılan bir ifadeydi ki en cahilinden en eğitimlisine kadar o dönemlerde her insan anlatımının bir yerinde bu sözcükleri kullanırdı. Özellikle bireysel bir başarıdan söz edilirken o başarıyı gölgelemek için kimse kullanmaktan çekinmezdi bu ifadeyi. Bana göre bir toplumun özgüvenine vurulmuş en büyük darbeydi.
Biz o dönemin çocukları bunlarla büyüdük. Fakat ne iyi ki masallarımız vardı büyüklerden dinlediğimiz, insana ait tüm güzellikleri içinde bulunduran. Hayaller,sevgiler, erişilmezler...
Ferhat’ın tek başına dağı delebildiğini, insanın isterse ne kadar güçlü olabileceğini bu masallar bize öğretmişti. Bu masallarla çok güzel dünyalar kurardık. Bu hayal dünyalarının bir yerinde de kendimize yer bulurduk. Dünyalarımızı büyütürdük, küçücük dünyamızda...
Çocukların, gençlerin motivasyona ihtiyacı var
Hiç unutmam ilkokul 5. sınıf hocam Mehmet Salih Bey bir gün bana “Aferin, sen leb demeden leblebiyi anlıyorsun.” demişti. Bütün hayatım boyunca o ifadeyi o motivasyonu unutamadım. Hayata daha cesur, daha güvenli bakmamı sağlamıştı.
Sonraki yıllarda Pertevniyal Lisesi’nde iken fizik hocam Hüseyin Bey’in tüm sınıf önünde benimle alay edişi ve beni küçük düşürücü ifadeler kullanması da tam tersi yaralamıştı beni. Kendisine yine de teşekkür ediyorum. Çünkü o hırsla daha sonra tıbbiye imtihanını kazanmıştım.
Beni tahtaya çağırdı
Olay şöyle gelişti. İstanbul’a yeni gelmiştik. Pertevniyal Lisesi’ne kaydımı yaptırmıştık. İlk fizik dersi. Hoca sınıfa bir soru sordu bilgileri tazeleme açısından. Baktım hiç kimse parmak kaldırmıyor. Ben de Trabzon Lisesi’nden gelmişim. Trabzon Lisesi’nin iyi zamanları. Kendime güvenim tam. Ben parmak kaldırdım soruyu cevaplanmak için. Hoca beni tahtaya çağırdı alaycı bir ifadeyle. “Gel bakalım, arkadaşlarına sorunun cevabını anlat.”
Ben de tahtada yazıp anlatmaya başladım. Ben anlattıkça hoca başını doğrudur anlamında sallıyordu. Ben de o hevesle devam ediyordum. Sonunda hoca ön sırada oturan bir arkadaşa seslendi. “Tenefüste hatırlatın, bu yeni gelen arkadaşa bir mavi boncuk alalım.” Ben Anadolu insanının saflığıyla ona da inandım. Herhalde ilk ders olduğu için not defterleri yoktu ve mavi boncuk vermek belki buralarda adettendi. Yine devam ediyorum, kendimce soruyu cevaplamaya. Sonuna doğru hoca bana acaba yeni bir fizik kitabı yayınlamayı düşünüp düşünmediğimi sorduğunda ilk defa geldiğim İstanbul’da ve lisede sınıfın önünde benimle alay ediyordu. Bunun bir gencin ruhunda yaratacağı fırtınaları düşünebiliyor musunuz? Gözlerim karardı, bayılacak gibi oldum. Müthiş bir utanç içindeydim. Sessizce gidip sırama oturdum ve bu olayı hiç unutamadım. Benim özgüvenime vurulan en büyük darbeydi.
Gelin ezberi bozalım
O açıdan özellikle hocaların çocukların eğitiminde onların özgüvenlerini zedeleyecek hiçbir davranış içinde olmamaları gerektiğini düşünüyorum. Toplum için de aynı şeyler geçerli. Biz adam olmayız sözünü bilerek bize ezberlettiler.
Gelin bu ezberi bozalım. Bir ülke olarak küçük olmadığımızı, sorunları çözecek bilimsel ve toplumsal her türlü altyapımızın olduğunu, insanlarımızdaki girişimsel ruhun birçok ülkeden daha iyi olduğunu, kültürümüzün ve tarihimizin bize getirdiği değerlerin de bizim farklılığımız olduğunu hem birbirimize hem dünyaya öğretelim. Birbirimizi sevmeyi ve hoşgörüyü tekrar hayatımızın bir parçası yapalım.Ve toplumsal bir seferberlik başlatalım.
Gücü yönetmek önemli
Bu millet neleri başarmıştır. Bunu neden başaramasın. Böyle güzel bir coğrafyaya, böyle muhteşem bir tarihe sahip olan bu insanlara yakışmaz mı?
Ne mühendislerimiz, ne doktorlarımız, ne mimarlarımız, ne işadamlarımız v.s. dünyadaki diğer meslektaşlarından aşağı değiller. Bu motivasyonu ve gücü de yönetmek bizi yönetenlere düşüyor, siyasete düşüyor.
Lütfen kısır kavgaları, hep tekrar edilen yanlışları bırakın, kucaklaşın. Bu ülkenin ve insanlarının önünü açın. Bir tek ihtiyacımız bu, bu da parayla değil...
Dr.Eser Alptekin
Bugünkü yazımda özgüven eksikliğinden bahsedeceğim.Yıllar boyu insanlarımıza eğitimlerinde olsun, iş hayatlarında olsun, sosyal yaşamlarında olsun hep şu verildi: “Biz bu işi beceremeyiz, bizim çok eksiklerimiz var, biz yetersiziz” dendi. 1950’li yıllarda çok yaygın kullanılan bir ifade vardı. “Biz bir toplu iğneyi dahi yapamıyoruz.” Bu o kadar yaygın kullanılan bir ifadeydi ki en cahilinden en eğitimlisine kadar o dönemlerde her insan anlatımının bir yerinde bu sözcükleri kullanırdı. Özellikle bireysel bir başarıdan söz edilirken o başarıyı gölgelemek için kimse kullanmaktan çekinmezdi bu ifadeyi. Bana göre bir toplumun özgüvenine vurulmuş en büyük darbeydi.
Biz o dönemin çocukları bunlarla büyüdük. Fakat ne iyi ki masallarımız vardı büyüklerden dinlediğimiz, insana ait tüm güzellikleri içinde bulunduran. Hayaller,sevgiler, erişilmezler...
Ferhat’ın tek başına dağı delebildiğini, insanın isterse ne kadar güçlü olabileceğini bu masallar bize öğretmişti. Bu masallarla çok güzel dünyalar kurardık. Bu hayal dünyalarının bir yerinde de kendimize yer bulurduk. Dünyalarımızı büyütürdük, küçücük dünyamızda...
Çocukların, gençlerin motivasyona ihtiyacı var
Hiç unutmam ilkokul 5. sınıf hocam Mehmet Salih Bey bir gün bana “Aferin, sen leb demeden leblebiyi anlıyorsun.” demişti. Bütün hayatım boyunca o ifadeyi o motivasyonu unutamadım. Hayata daha cesur, daha güvenli bakmamı sağlamıştı.
Sonraki yıllarda Pertevniyal Lisesi’nde iken fizik hocam Hüseyin Bey’in tüm sınıf önünde benimle alay edişi ve beni küçük düşürücü ifadeler kullanması da tam tersi yaralamıştı beni. Kendisine yine de teşekkür ediyorum. Çünkü o hırsla daha sonra tıbbiye imtihanını kazanmıştım.
Beni tahtaya çağırdı
Olay şöyle gelişti. İstanbul’a yeni gelmiştik. Pertevniyal Lisesi’ne kaydımı yaptırmıştık. İlk fizik dersi. Hoca sınıfa bir soru sordu bilgileri tazeleme açısından. Baktım hiç kimse parmak kaldırmıyor. Ben de Trabzon Lisesi’nden gelmişim. Trabzon Lisesi’nin iyi zamanları. Kendime güvenim tam. Ben parmak kaldırdım soruyu cevaplanmak için. Hoca beni tahtaya çağırdı alaycı bir ifadeyle. “Gel bakalım, arkadaşlarına sorunun cevabını anlat.”
Ben de tahtada yazıp anlatmaya başladım. Ben anlattıkça hoca başını doğrudur anlamında sallıyordu. Ben de o hevesle devam ediyordum. Sonunda hoca ön sırada oturan bir arkadaşa seslendi. “Tenefüste hatırlatın, bu yeni gelen arkadaşa bir mavi boncuk alalım.” Ben Anadolu insanının saflığıyla ona da inandım. Herhalde ilk ders olduğu için not defterleri yoktu ve mavi boncuk vermek belki buralarda adettendi. Yine devam ediyorum, kendimce soruyu cevaplamaya. Sonuna doğru hoca bana acaba yeni bir fizik kitabı yayınlamayı düşünüp düşünmediğimi sorduğunda ilk defa geldiğim İstanbul’da ve lisede sınıfın önünde benimle alay ediyordu. Bunun bir gencin ruhunda yaratacağı fırtınaları düşünebiliyor musunuz? Gözlerim karardı, bayılacak gibi oldum. Müthiş bir utanç içindeydim. Sessizce gidip sırama oturdum ve bu olayı hiç unutamadım. Benim özgüvenime vurulan en büyük darbeydi.
Gelin ezberi bozalım
O açıdan özellikle hocaların çocukların eğitiminde onların özgüvenlerini zedeleyecek hiçbir davranış içinde olmamaları gerektiğini düşünüyorum. Toplum için de aynı şeyler geçerli. Biz adam olmayız sözünü bilerek bize ezberlettiler.
Gelin bu ezberi bozalım. Bir ülke olarak küçük olmadığımızı, sorunları çözecek bilimsel ve toplumsal her türlü altyapımızın olduğunu, insanlarımızdaki girişimsel ruhun birçok ülkeden daha iyi olduğunu, kültürümüzün ve tarihimizin bize getirdiği değerlerin de bizim farklılığımız olduğunu hem birbirimize hem dünyaya öğretelim. Birbirimizi sevmeyi ve hoşgörüyü tekrar hayatımızın bir parçası yapalım.Ve toplumsal bir seferberlik başlatalım.
Gücü yönetmek önemli
Bu millet neleri başarmıştır. Bunu neden başaramasın. Böyle güzel bir coğrafyaya, böyle muhteşem bir tarihe sahip olan bu insanlara yakışmaz mı?
Ne mühendislerimiz, ne doktorlarımız, ne mimarlarımız, ne işadamlarımız v.s. dünyadaki diğer meslektaşlarından aşağı değiller. Bu motivasyonu ve gücü de yönetmek bizi yönetenlere düşüyor, siyasete düşüyor.
Lütfen kısır kavgaları, hep tekrar edilen yanlışları bırakın, kucaklaşın. Bu ülkenin ve insanlarının önünü açın. Bir tek ihtiyacımız bu, bu da parayla değil...
Karaciğer yağlanması artıyor
Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, 10-15 yıldır yaşanan metabolik sendrom ve obezite salgınının tetiklediği ‘karaciğer yağlanmasını’ anlattı
Sizi tanıyoruz! Sağlık kontrollerinizi her yıl düzenli olarak yaptırıyorsunuz. Sağlık riski analizleriniz bu yıl da yaptırdınız. Sonuçlarınızla birlikte doktorunuzdan bir randevu ayarladınız. Doktorunuz tetkiklerinizde ‘ALT ve AST enzimlerinizin yüksek', karaciğer ultrasonografinizde 'diffüz yağlanma' uyarısı saptadı. Muayenenizdeki karaciğerde büyüme' notu ile birlikte değerlendirdiği bu bulgularla biraz telaşlandı. Ama siz sakın telaşlanmayın. Laboratuar bulgularınızı inceleyen doktorunuzun size yönelttiği şu soruyu dikkatle yanıtlayın:
-Alkol kullanımınızı arttırdınız mı?
Karaciğerinize zarar verebilecek bir ilaç veya kimyasal kullandınız mı?
-Kilonuzda hızlı bir artma ve/veya kan yağlarınızda, kan şekerinizde ani bir yükselme oldu mu?
İlk iki soruyu 'Hayır', son soruyu 'Evet' diye yanıtladıysanız siz de 'Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması' sorunu ile karşı karşıya olabilirsiniz. Alkol kullanımında artma (alkolik hepatit), siroza doğru ilerleyen A, B veya C tipi viral hepatitler, karaciğer kanserleri (hepatoma), karaciğerde demir (hemakromatot) veya bakır depolanması (Wilson Sirozu) hastalıkları, şeker hastalığı kanda trigliserid artışı ve daha pek çok neden 'yağlı karaciğer' sorunu ile birliktedir. Sayılan bu sorunların çoğunda karaciğerde ciddi bir hasar ol¬madan işi kontrol altına almak mümkündür. Karaciğer yağlanması sık gö¬rülür ve doktorları pek ürkütmez.
Çoğu kez alkolle ilişkilidir
Bunun nedeni karaciğer yağlanmalarının önemli bir kısmının uzunca bir süre gereğinden fazla alkol kullanımı ile ilişkili olmasındandır. Aslında 'alkole bağlı karaciğer yağlanması' sirozla sonuçlanabilen ciddi bir sağlık sorununun ilk devresidir. Bu nedenle de çok önemsenmelidir. Sigara kullanımına karşı yürütülen toplumsal kampanyalar alkol için de yapılmalıdır. İnsan bedeni için kimyasal bir zehir olan alkolün kontrolsüz kullanımı sağlık için düzeltilmesi olanaksız sorunlar yaratır. Alkol kullanımının yaygın olduğu toplum kesitlerinde karaciğer yağlanması ile sık karşılaşılır.
Karaciğer yağlanmasının B ve C hepatitlerinin kronikleşmesi (süreğen hepatitler), karaciğerde demir ve bakır bi¬rikmesi, bağışıklık sisteminin bedeni yanlış ve dikkatsiz denetlemesi veya bazı enzimlerin genetik olarak sorunlu biçimde geçmesi gibi nedenlerle de oluşabileceğini biliyoruz. Saydığımız bu son hastalıklar oldukça seyrek görülür.
Şimdi daha sık görülüyor
Son yıllarda 'karaciğer yağlanması' teşhisini çok daha sık koyuyoruz. Bunun pek çok nedeni var ancak en önemlisi kilo fazlalığı ve obezite sorununun yaygınlaşması. Basit, sıradan kilo artışlarının yanında metabolik sendromun (insülin direnci senromu, polikistik över sendromu), şeker hastalığının, kanda 'trigliserid' olarak bilinen yağların artışının (hipertrigliseridemi) da 'alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması' tanısındaki artışta önemli payı var. Biz, özellikle metabolik sendrom tanısı koyduğumuz hemen her hastada 'yağlı karaciğer' sorunu ile de karşılaşıyoruz. İyi kontrol edilememiş bir erişkin tipi şeker hastasında, orta derecede kilo almış bir fazla kiloluda özellikle de şişman hastalarda karaciğer yağlanması sorunu ile karşılaşmamak pek olası değil!
Doğru tanı çok önemli
Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması teşhisinin doğru konulması önemli. Yoksa yukarıda belirtilen önemli bazı hastalıkların tanısında (siroz, karaciğer kanseri, karaciğerde demir veya bakır depolanması hastalıkla¬rı gibi) geç kalınır, altın değerinde zamanlar boşuna harcanır. Teşhis için iki kıstas var: Karaciğer yağlanması belirlenen bir hastada belirgin alkol tüketi¬minin olmaması ve yukarıda belirtilen karaciğere özel hastalıklardan herhangi birinin bulunmaması.
'Yağlı karaciğer' sorunu ile karşılaşma oranındaki artışın diğer bir nedeni de tıp bilimindeki gelişmeler: Ultrasonografi gibi görüntüleme yöntemlerinin bulunması ve hızla yayılması, karaciğer enzimlerini (SGOT, SGPT, GGT) araştıran laboratuar testlerinin neredeyse sağlık ocaklarında bile yapılabilmesi, karaciğer iğne biyopsisinin kolay uygulanabilir, kolay kabul edilebilir bir tanı yöntemi haline gelmesi, tanı koyulan olgu sayısını arttırdı. 20-30 yıl önce pek çok hastanın farkına bile varılmıyordu. Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasının sıklığının toplum genelinde yüzde 4-6, şişmanlar arasında ise yüzde 25-30 civarında olduğu belirtiliyor. Çok aşırı şişmanlarda bu oran yüzde 95'e yükseliyor.
Metabolik sendrom ve kilo etkili
Yağlı karaciğer tanısı konulan hastaların büyük bir kısmında, metabolik sendromun bileşenleri olan 'şişmanlık-şeker hastalığı hipertrigliseridemi' üçlemesinin biri, birkaçı ya da tümü saptanıyor. Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasından patlamanın nedeni ise refah toplumlarının yanlış yaşam biçimi seçimleri: Aşırı kalori tüketimi, yanlış ve dengesiz beslenme, şeker tüketimindeki korkunç artış, yağ ve karbonhidrat tüketimi çılgınlığı, rafine atıştırma ürünleri ve tabii ki hareketsiz bir yaşam sürdürmekteki kararlılık!
Teshis
Yağlı karaciğer sorununun önemli bir belirtisinin olmaması da tehlikeli. Hastalık hiçbir belirti vermeden yıllarca sinsi bir seyir gösterebiliyor. Halsizlik, kırgınlık, yorgunluk, karın üst sağ bölgesinde ağrı veya dolgunluk hissi çok az hastada olabiliyor. Klinik muayenede karaciğerde büyüme dışında karaciğer hastalığını düşündürebilecek bulgulardan (sarılık, karında sıvı birikimi, memelerde büyüme) hiçbiri saptanmıyor. Hastalardaki ortak laboratuar bulgusu ALT (SGPT), AST (SGOT) ve GGT enzimlerinde görülen artıştır. Artma genellikle orta düzeylerde kalıyor, normalin 2-3 katını pek geçmiyor, AST/ ALT oranı genellikle 1 'den düşük kalıyor. Alkalen fosfataz enziminde de normalin 2-3 katı bir artış olabiliyor. Karaciğeri değerlendirmede yararlanılan diğer testler (biluribinler, albumin, protrombin zamanı) pek değişmiyor.
Tedavisi Tartışılıyor
Ultrasonografi, yağlanmanın belirlenmesinde duyarlı bir yöntem. Tomografi ve MR ileri görüntüleme araçlarına pek az ihtiyaç duyulur. Kesin tanı için kusursuz test, karaciğer biyopsisidir. Karaciğer uzmanlarının çok azı bir alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması' hastasında biyopsi önerirler. Hastalığın tahmininin kolay yapılabilmesi, biyopsinin pahalı ve riskli bir tanı aracı olması, tedavide etkili bir yöntemin henüz saptanmamsı biyopsi yapılan hasta sayısının azalmasının nedenleridir. Diyabeti, hipertansiyonu, şişmanlığı, hipertrigliseridemisi, insülin direnci olan, ALT/AST oranı 1'den az, ultrasonografisinde fibrozis saptanmayan bir hastada tanının tahmini' de konsa, tutma olasılığı yüzde 90’dan fazladır!
Antioksidanlar yararlı
‘Alkol ile ilişkisiz karaciğer yağlanması’ sonuçları pek tehlikeli olmayan bir sorunudur. Siroz, karaciğer kanseri, karaciğerin depo ve immün hastalıkları gibi ciddi nedenler ekarte edilmelidir. Tedavide kilo vermek, kan şekerini düzenlemek, trigliserid seviyelerini indirmek çok etkilidir. Kan yağlarını azaltan clofibratdan, gemfibrozisden bir reçine olan ursodeoksikolik asid’den insülin direnci saptananlarda metformin ve thiazolidinedine'lerden yararlanıyoruz. Karaciğer yağlanmasını azaltmanın yeni bir yolu da 'antioksidan’ tedavisi, E vitamini, betaine ve Nacetyl cystein en sık kullanılan antioksidanlar.
Karaciğer yağlanmasının nedenleri
• Metabolik sendrom
• Obezite / şişmanlık
• Şeker hastalığı
• Trigliserid fazlalığı
• Endüstriyel toksinler
• Bakır depo hastalığı
• Demir depo hastalığı
• İlaçlar (Kortizon grubu; Diltiazem, nifedipine, amiodarone)
• Karaciğer depo hastalığı
• Sirozun ilk evreleri
Kahvaltı
• 1 porsiyon beyaz peynir (az yağlı)
• 2 dilim tam tahıllı ekmek
• 5-6 adet zeytin veya 2 adet ceviz veya 1 tatlı kaşığı zeytinyağı, domates, salatalık, biber, maydanoz
Ara öğün
• 1 kivi
Öğle
• 100 gr. ızgara kırmızı et veya
• 150 gr. beyaz et (balık, tavuk) haftada 1 -2 defa kırmızı et haftada 2-3 defa balık haftada 2-3 defa tavuk haftada 1 -2 defa kuru baklagil tüketebilirsiniz.
Ara öğün
• 5 çilek + 5 erik
• Ara öğün
• 4-6 yemek kaşığı yulaf ezmesi +1 bardak yağsız süt
Akşam
• Zeytinyağlı ya da etli enginar
• (2 tane enginarla)
• 1 kase cacık
• Bol salata (karışık, az yağlı)
• 1-2 dilim tam tahıllı ekmek
Ara öğün
• 1 elma
NOT: Salataları; maydanoz, roka, tere, dereotu, biber, domates, salatalık, marul, sarımsak, soğan vb. karışımdan hazırlayın
Sizi tanıyoruz! Sağlık kontrollerinizi her yıl düzenli olarak yaptırıyorsunuz. Sağlık riski analizleriniz bu yıl da yaptırdınız. Sonuçlarınızla birlikte doktorunuzdan bir randevu ayarladınız. Doktorunuz tetkiklerinizde ‘ALT ve AST enzimlerinizin yüksek', karaciğer ultrasonografinizde 'diffüz yağlanma' uyarısı saptadı. Muayenenizdeki karaciğerde büyüme' notu ile birlikte değerlendirdiği bu bulgularla biraz telaşlandı. Ama siz sakın telaşlanmayın. Laboratuar bulgularınızı inceleyen doktorunuzun size yönelttiği şu soruyu dikkatle yanıtlayın:
-Alkol kullanımınızı arttırdınız mı?
Karaciğerinize zarar verebilecek bir ilaç veya kimyasal kullandınız mı?
-Kilonuzda hızlı bir artma ve/veya kan yağlarınızda, kan şekerinizde ani bir yükselme oldu mu?
İlk iki soruyu 'Hayır', son soruyu 'Evet' diye yanıtladıysanız siz de 'Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması' sorunu ile karşı karşıya olabilirsiniz. Alkol kullanımında artma (alkolik hepatit), siroza doğru ilerleyen A, B veya C tipi viral hepatitler, karaciğer kanserleri (hepatoma), karaciğerde demir (hemakromatot) veya bakır depolanması (Wilson Sirozu) hastalıkları, şeker hastalığı kanda trigliserid artışı ve daha pek çok neden 'yağlı karaciğer' sorunu ile birliktedir. Sayılan bu sorunların çoğunda karaciğerde ciddi bir hasar ol¬madan işi kontrol altına almak mümkündür. Karaciğer yağlanması sık gö¬rülür ve doktorları pek ürkütmez.
Çoğu kez alkolle ilişkilidir
Bunun nedeni karaciğer yağlanmalarının önemli bir kısmının uzunca bir süre gereğinden fazla alkol kullanımı ile ilişkili olmasındandır. Aslında 'alkole bağlı karaciğer yağlanması' sirozla sonuçlanabilen ciddi bir sağlık sorununun ilk devresidir. Bu nedenle de çok önemsenmelidir. Sigara kullanımına karşı yürütülen toplumsal kampanyalar alkol için de yapılmalıdır. İnsan bedeni için kimyasal bir zehir olan alkolün kontrolsüz kullanımı sağlık için düzeltilmesi olanaksız sorunlar yaratır. Alkol kullanımının yaygın olduğu toplum kesitlerinde karaciğer yağlanması ile sık karşılaşılır.
Karaciğer yağlanmasının B ve C hepatitlerinin kronikleşmesi (süreğen hepatitler), karaciğerde demir ve bakır bi¬rikmesi, bağışıklık sisteminin bedeni yanlış ve dikkatsiz denetlemesi veya bazı enzimlerin genetik olarak sorunlu biçimde geçmesi gibi nedenlerle de oluşabileceğini biliyoruz. Saydığımız bu son hastalıklar oldukça seyrek görülür.
Şimdi daha sık görülüyor
Son yıllarda 'karaciğer yağlanması' teşhisini çok daha sık koyuyoruz. Bunun pek çok nedeni var ancak en önemlisi kilo fazlalığı ve obezite sorununun yaygınlaşması. Basit, sıradan kilo artışlarının yanında metabolik sendromun (insülin direnci senromu, polikistik över sendromu), şeker hastalığının, kanda 'trigliserid' olarak bilinen yağların artışının (hipertrigliseridemi) da 'alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması' tanısındaki artışta önemli payı var. Biz, özellikle metabolik sendrom tanısı koyduğumuz hemen her hastada 'yağlı karaciğer' sorunu ile de karşılaşıyoruz. İyi kontrol edilememiş bir erişkin tipi şeker hastasında, orta derecede kilo almış bir fazla kiloluda özellikle de şişman hastalarda karaciğer yağlanması sorunu ile karşılaşmamak pek olası değil!
Doğru tanı çok önemli
Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması teşhisinin doğru konulması önemli. Yoksa yukarıda belirtilen önemli bazı hastalıkların tanısında (siroz, karaciğer kanseri, karaciğerde demir veya bakır depolanması hastalıkla¬rı gibi) geç kalınır, altın değerinde zamanlar boşuna harcanır. Teşhis için iki kıstas var: Karaciğer yağlanması belirlenen bir hastada belirgin alkol tüketi¬minin olmaması ve yukarıda belirtilen karaciğere özel hastalıklardan herhangi birinin bulunmaması.
'Yağlı karaciğer' sorunu ile karşılaşma oranındaki artışın diğer bir nedeni de tıp bilimindeki gelişmeler: Ultrasonografi gibi görüntüleme yöntemlerinin bulunması ve hızla yayılması, karaciğer enzimlerini (SGOT, SGPT, GGT) araştıran laboratuar testlerinin neredeyse sağlık ocaklarında bile yapılabilmesi, karaciğer iğne biyopsisinin kolay uygulanabilir, kolay kabul edilebilir bir tanı yöntemi haline gelmesi, tanı koyulan olgu sayısını arttırdı. 20-30 yıl önce pek çok hastanın farkına bile varılmıyordu. Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasının sıklığının toplum genelinde yüzde 4-6, şişmanlar arasında ise yüzde 25-30 civarında olduğu belirtiliyor. Çok aşırı şişmanlarda bu oran yüzde 95'e yükseliyor.
Metabolik sendrom ve kilo etkili
Yağlı karaciğer tanısı konulan hastaların büyük bir kısmında, metabolik sendromun bileşenleri olan 'şişmanlık-şeker hastalığı hipertrigliseridemi' üçlemesinin biri, birkaçı ya da tümü saptanıyor. Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasından patlamanın nedeni ise refah toplumlarının yanlış yaşam biçimi seçimleri: Aşırı kalori tüketimi, yanlış ve dengesiz beslenme, şeker tüketimindeki korkunç artış, yağ ve karbonhidrat tüketimi çılgınlığı, rafine atıştırma ürünleri ve tabii ki hareketsiz bir yaşam sürdürmekteki kararlılık!
Teshis
Yağlı karaciğer sorununun önemli bir belirtisinin olmaması da tehlikeli. Hastalık hiçbir belirti vermeden yıllarca sinsi bir seyir gösterebiliyor. Halsizlik, kırgınlık, yorgunluk, karın üst sağ bölgesinde ağrı veya dolgunluk hissi çok az hastada olabiliyor. Klinik muayenede karaciğerde büyüme dışında karaciğer hastalığını düşündürebilecek bulgulardan (sarılık, karında sıvı birikimi, memelerde büyüme) hiçbiri saptanmıyor. Hastalardaki ortak laboratuar bulgusu ALT (SGPT), AST (SGOT) ve GGT enzimlerinde görülen artıştır. Artma genellikle orta düzeylerde kalıyor, normalin 2-3 katını pek geçmiyor, AST/ ALT oranı genellikle 1 'den düşük kalıyor. Alkalen fosfataz enziminde de normalin 2-3 katı bir artış olabiliyor. Karaciğeri değerlendirmede yararlanılan diğer testler (biluribinler, albumin, protrombin zamanı) pek değişmiyor.
Tedavisi Tartışılıyor
Ultrasonografi, yağlanmanın belirlenmesinde duyarlı bir yöntem. Tomografi ve MR ileri görüntüleme araçlarına pek az ihtiyaç duyulur. Kesin tanı için kusursuz test, karaciğer biyopsisidir. Karaciğer uzmanlarının çok azı bir alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması' hastasında biyopsi önerirler. Hastalığın tahmininin kolay yapılabilmesi, biyopsinin pahalı ve riskli bir tanı aracı olması, tedavide etkili bir yöntemin henüz saptanmamsı biyopsi yapılan hasta sayısının azalmasının nedenleridir. Diyabeti, hipertansiyonu, şişmanlığı, hipertrigliseridemisi, insülin direnci olan, ALT/AST oranı 1'den az, ultrasonografisinde fibrozis saptanmayan bir hastada tanının tahmini' de konsa, tutma olasılığı yüzde 90’dan fazladır!
Antioksidanlar yararlı
‘Alkol ile ilişkisiz karaciğer yağlanması’ sonuçları pek tehlikeli olmayan bir sorunudur. Siroz, karaciğer kanseri, karaciğerin depo ve immün hastalıkları gibi ciddi nedenler ekarte edilmelidir. Tedavide kilo vermek, kan şekerini düzenlemek, trigliserid seviyelerini indirmek çok etkilidir. Kan yağlarını azaltan clofibratdan, gemfibrozisden bir reçine olan ursodeoksikolik asid’den insülin direnci saptananlarda metformin ve thiazolidinedine'lerden yararlanıyoruz. Karaciğer yağlanmasını azaltmanın yeni bir yolu da 'antioksidan’ tedavisi, E vitamini, betaine ve Nacetyl cystein en sık kullanılan antioksidanlar.
Karaciğer yağlanmasının nedenleri
• Metabolik sendrom
• Obezite / şişmanlık
• Şeker hastalığı
• Trigliserid fazlalığı
• Endüstriyel toksinler
• Bakır depo hastalığı
• Demir depo hastalığı
• İlaçlar (Kortizon grubu; Diltiazem, nifedipine, amiodarone)
• Karaciğer depo hastalığı
• Sirozun ilk evreleri
Kahvaltı
• 1 porsiyon beyaz peynir (az yağlı)
• 2 dilim tam tahıllı ekmek
• 5-6 adet zeytin veya 2 adet ceviz veya 1 tatlı kaşığı zeytinyağı, domates, salatalık, biber, maydanoz
Ara öğün
• 1 kivi
Öğle
• 100 gr. ızgara kırmızı et veya
• 150 gr. beyaz et (balık, tavuk) haftada 1 -2 defa kırmızı et haftada 2-3 defa balık haftada 2-3 defa tavuk haftada 1 -2 defa kuru baklagil tüketebilirsiniz.
Ara öğün
• 5 çilek + 5 erik
• Ara öğün
• 4-6 yemek kaşığı yulaf ezmesi +1 bardak yağsız süt
Akşam
• Zeytinyağlı ya da etli enginar
• (2 tane enginarla)
• 1 kase cacık
• Bol salata (karışık, az yağlı)
• 1-2 dilim tam tahıllı ekmek
Ara öğün
• 1 elma
NOT: Salataları; maydanoz, roka, tere, dereotu, biber, domates, salatalık, marul, sarımsak, soğan vb. karışımdan hazırlayın
Kolesterol düşürücü gıdalar
Yüksek kolesterol kalp-damar hastalıklarında ve genel sağlımızda çok iyi bilinen bir risk faktörü.İşte kolestrol düşürücü gıdalar...
Dr. Hasan İnsel
Yüksek kolesterol kalp-damar hastalıklarında ve genel sağlımızda çok iyi bilinen bir risk faktörü. Bu nedenle de gündemden hiç düşmeyen kolesterol üstüne çok şey yazılıp çiziliyor. Kalbimizi ve damarlarımızı korumak için bu denli önemli olan kolesterole gösterilen bu ilgiye şaşırmamak lazım, ama kolesterolü konu alan yazıların ve haberlerin bir kısmı, özellikle de beslenme ile ilgili olanları, bazen kafa karıştırıcı oluyor. Beslenmenin kolesterolü düşürmede önemli rol oynayabildiği hemen herkesçe kabul edilen bir gerçek. Beslenmenizde doğru değişiklikler yapmak istiyorsanız ve nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, bu işin doğrusu doktorunuzdan veya diyetisyeninizden bunları öğrenmek ve bu bilgileri bir yaşam tarzı değişikliği şeklinde uygula-maktır. Kötü kolesterol (LDL)’yi düşürücü, iyi kolesterol (HDL)’yi de yükseltici besinlere bazı örnekler:
Omega-3 yağ asitleri
Haftada en az iki porsiyon mümkünse daha fazla balık yenilmesi artık tüm araştırmacıların üzerinde uzlaştığı bir öneri. Uskumru, ton, somon, alabalık, sardalya gibi yağlı balıklarda daha çok olan omega-3 yağ asitlerinin kolesterol düşürücü olmanın yanında pıhtılaşma eğilimini azaltma yoluyla da kalp hastalığının önlenmesine yardımcı olabileceği birçok araştırmada gösterilmiş. Kalp krizi geçirmiş olan kişilerde de omega-3 yağ asitleri ani ölüm riskini anlamlı ölçüde azaltıyor. Balık sevmiyorsanız balık yağı destekleri alabilirsiniz ama balıkta bulunan başka yararlı besin ögelerinden faydalanamayacaksınız.
Zeytinyağı
Zeytinyağı pişirmede ve salata soslarında kullanabileceğiniz en sağlıklı yağ. İyi kolesterol olan HDL’ye etki etmeden kötü kolesterol LDL’yi düşüren tekli doymamış yağ asitlerini içerir. Kalp sağlığı için günde 2 çorba kaşığı zeytinyağı tüketilmesi önerilmektedir. Zeytinyağlı yemekler, salatalar ile bu miktarı günlük beslenmenizde alabilirsiniz.
Avokado
Kalp sağlığı ve kolesterolden arınmış temiz damarlar için gerekli çoklu doymamış yağ asidi deposu olan avokadoda diğer sebze ve meyvelere göre kolesterolü düşürmede etkinliği bilinen beta-sitosterolden daha fazla miktarda bulunur.
Yulaf
Yulaf, artık hepimizin “kötü” kolesterol olarak tanıdığı LDL’yi düşüren çözünebilen lifler içerir. Çözünebilen liflerin bağırsaklardan kolesterolün emilimini azalttığı düşünülüyor. Günde 10 gram ya da daha fazla çözünebilen lif tüketilmesi LDL ve total kolesterolü düşürebiliyor. Az yağlı süt ile hazırlanmış yulaf ezmesinden büyük bir kase yediğinizde 6 gram lif almış oluyorsunuz. Yulaflı müsli yiyorsanız ve buna ayrıca muz, elma, erik, armut gibi taze meyve çeşitleri eklerseniz yaklaşık 4 gram daha lif alabilirsiniz.
Yağlı tohumlar ve kuruyemişler
Özellikle çoklu doymamış yağ asitlerinin bol miktarda bulunduğu ceviz ve badem kan kolesterolünde anlamlı düşüş sağlayabilen mükemmel gıdalar. Ceviz içerdiği L-arjinin sayesinde de kan damarlarının sağlıklı ve esnek kalmasına da yardımcı oluyor, pıhtılaşma eğilimini de azaltıyor. Bademin içeriğindeki yararlı yağ asitleri ve antioksidan E vitamini kolesterolü azaltabilmek için birlikte çalışır. Ayrıca bitkisel kaynaklı protein olup, iyi bir posa kaynağıdır. Bu iki kuruyemiş gerçek kalp ve damar dostları. Her gün bir avuç (40 gram) ceviz, badem veya fındık yenilmesi kalp hastalığı riskinizi düşürebilir. Ama bunların ortalama yüzde 80 yağ içerdiğini ve aynı zamanda yüksek kalorili olduğunu da unutmayın. Günlük kalori alımınızı artırmamak için yediğiniz 1 avuç kuruyemiş yerine günlük beslenmenizde yer alan diğer görünür yağ kaynaklarınızı azaltın. Örneğin salataya 1 tatlı kaşığı sıvıyağ yerine 2-3 adet ceviz içi veya 10-15 adet badem ekleyebilirsiniz.
Bitkisel sterol ve stanoller:
Bazı margarin, yoğurt gibi besinlere eklenmiş olan bitkisel stanol ve steroller de LDL kolesterolü düşürmektedir. Günde 2 mg kadar bitkisel sterol veya stanol alınması kolesterol seviyesinde düşüşe yardımcı olmaktadır.
Yukarıdaki besinler dışında diyetinizde başka değişiklikler yapmadan önce ne tipte ve ne miktarda yağlar tükettiğinize bakın. Diyetinizden yağları çıkarırken doymuş ve trans yağları kesmeye odaklanın. Yağlı kırmızı etlerdeki, derili tavuk etlerindeki ve tam yağlı süt ve süt ürünlerindeki doymuş yağlar total kolesterolünüzü yükseltebilir. Derisiz ve yağsız et çeşitleri ile az yağlı ve/veya yağsız süt, yoğurt ve peynir yiyin. Fırın ürünleri, poğaça, kraker ve kekler gibi işlenmiş karbonhidrat kaynakları aynı zamanda trans yağ asidi içerir. Bunları küçük porsiyonlarda yemeye çalışın.
Dr. Hasan İnsel
Yüksek kolesterol kalp-damar hastalıklarında ve genel sağlımızda çok iyi bilinen bir risk faktörü. Bu nedenle de gündemden hiç düşmeyen kolesterol üstüne çok şey yazılıp çiziliyor. Kalbimizi ve damarlarımızı korumak için bu denli önemli olan kolesterole gösterilen bu ilgiye şaşırmamak lazım, ama kolesterolü konu alan yazıların ve haberlerin bir kısmı, özellikle de beslenme ile ilgili olanları, bazen kafa karıştırıcı oluyor. Beslenmenin kolesterolü düşürmede önemli rol oynayabildiği hemen herkesçe kabul edilen bir gerçek. Beslenmenizde doğru değişiklikler yapmak istiyorsanız ve nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, bu işin doğrusu doktorunuzdan veya diyetisyeninizden bunları öğrenmek ve bu bilgileri bir yaşam tarzı değişikliği şeklinde uygula-maktır. Kötü kolesterol (LDL)’yi düşürücü, iyi kolesterol (HDL)’yi de yükseltici besinlere bazı örnekler:
Omega-3 yağ asitleri
Haftada en az iki porsiyon mümkünse daha fazla balık yenilmesi artık tüm araştırmacıların üzerinde uzlaştığı bir öneri. Uskumru, ton, somon, alabalık, sardalya gibi yağlı balıklarda daha çok olan omega-3 yağ asitlerinin kolesterol düşürücü olmanın yanında pıhtılaşma eğilimini azaltma yoluyla da kalp hastalığının önlenmesine yardımcı olabileceği birçok araştırmada gösterilmiş. Kalp krizi geçirmiş olan kişilerde de omega-3 yağ asitleri ani ölüm riskini anlamlı ölçüde azaltıyor. Balık sevmiyorsanız balık yağı destekleri alabilirsiniz ama balıkta bulunan başka yararlı besin ögelerinden faydalanamayacaksınız.
Zeytinyağı
Zeytinyağı pişirmede ve salata soslarında kullanabileceğiniz en sağlıklı yağ. İyi kolesterol olan HDL’ye etki etmeden kötü kolesterol LDL’yi düşüren tekli doymamış yağ asitlerini içerir. Kalp sağlığı için günde 2 çorba kaşığı zeytinyağı tüketilmesi önerilmektedir. Zeytinyağlı yemekler, salatalar ile bu miktarı günlük beslenmenizde alabilirsiniz.
Avokado
Kalp sağlığı ve kolesterolden arınmış temiz damarlar için gerekli çoklu doymamış yağ asidi deposu olan avokadoda diğer sebze ve meyvelere göre kolesterolü düşürmede etkinliği bilinen beta-sitosterolden daha fazla miktarda bulunur.
Yulaf
Yulaf, artık hepimizin “kötü” kolesterol olarak tanıdığı LDL’yi düşüren çözünebilen lifler içerir. Çözünebilen liflerin bağırsaklardan kolesterolün emilimini azalttığı düşünülüyor. Günde 10 gram ya da daha fazla çözünebilen lif tüketilmesi LDL ve total kolesterolü düşürebiliyor. Az yağlı süt ile hazırlanmış yulaf ezmesinden büyük bir kase yediğinizde 6 gram lif almış oluyorsunuz. Yulaflı müsli yiyorsanız ve buna ayrıca muz, elma, erik, armut gibi taze meyve çeşitleri eklerseniz yaklaşık 4 gram daha lif alabilirsiniz.
Yağlı tohumlar ve kuruyemişler
Özellikle çoklu doymamış yağ asitlerinin bol miktarda bulunduğu ceviz ve badem kan kolesterolünde anlamlı düşüş sağlayabilen mükemmel gıdalar. Ceviz içerdiği L-arjinin sayesinde de kan damarlarının sağlıklı ve esnek kalmasına da yardımcı oluyor, pıhtılaşma eğilimini de azaltıyor. Bademin içeriğindeki yararlı yağ asitleri ve antioksidan E vitamini kolesterolü azaltabilmek için birlikte çalışır. Ayrıca bitkisel kaynaklı protein olup, iyi bir posa kaynağıdır. Bu iki kuruyemiş gerçek kalp ve damar dostları. Her gün bir avuç (40 gram) ceviz, badem veya fındık yenilmesi kalp hastalığı riskinizi düşürebilir. Ama bunların ortalama yüzde 80 yağ içerdiğini ve aynı zamanda yüksek kalorili olduğunu da unutmayın. Günlük kalori alımınızı artırmamak için yediğiniz 1 avuç kuruyemiş yerine günlük beslenmenizde yer alan diğer görünür yağ kaynaklarınızı azaltın. Örneğin salataya 1 tatlı kaşığı sıvıyağ yerine 2-3 adet ceviz içi veya 10-15 adet badem ekleyebilirsiniz.
Bitkisel sterol ve stanoller:
Bazı margarin, yoğurt gibi besinlere eklenmiş olan bitkisel stanol ve steroller de LDL kolesterolü düşürmektedir. Günde 2 mg kadar bitkisel sterol veya stanol alınması kolesterol seviyesinde düşüşe yardımcı olmaktadır.
Yukarıdaki besinler dışında diyetinizde başka değişiklikler yapmadan önce ne tipte ve ne miktarda yağlar tükettiğinize bakın. Diyetinizden yağları çıkarırken doymuş ve trans yağları kesmeye odaklanın. Yağlı kırmızı etlerdeki, derili tavuk etlerindeki ve tam yağlı süt ve süt ürünlerindeki doymuş yağlar total kolesterolünüzü yükseltebilir. Derisiz ve yağsız et çeşitleri ile az yağlı ve/veya yağsız süt, yoğurt ve peynir yiyin. Fırın ürünleri, poğaça, kraker ve kekler gibi işlenmiş karbonhidrat kaynakları aynı zamanda trans yağ asidi içerir. Bunları küçük porsiyonlarda yemeye çalışın.
Kolesterol düşürücü gıdalar
Yüksek kolesterol kalp-damar hastalıklarında ve genel sağlımızda çok iyi bilinen bir risk faktörü.İşte kolestrol düşürücü gıdalar...
Dr. Hasan İnsel
Yüksek kolesterol kalp-damar hastalıklarında ve genel sağlımızda çok iyi bilinen bir risk faktörü. Bu nedenle de gündemden hiç düşmeyen kolesterol üstüne çok şey yazılıp çiziliyor. Kalbimizi ve damarlarımızı korumak için bu denli önemli olan kolesterole gösterilen bu ilgiye şaşırmamak lazım, ama kolesterolü konu alan yazıların ve haberlerin bir kısmı, özellikle de beslenme ile ilgili olanları, bazen kafa karıştırıcı oluyor. Beslenmenin kolesterolü düşürmede önemli rol oynayabildiği hemen herkesçe kabul edilen bir gerçek. Beslenmenizde doğru değişiklikler yapmak istiyorsanız ve nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, bu işin doğrusu doktorunuzdan veya diyetisyeninizden bunları öğrenmek ve bu bilgileri bir yaşam tarzı değişikliği şeklinde uygula-maktır. Kötü kolesterol (LDL)’yi düşürücü, iyi kolesterol (HDL)’yi de yükseltici besinlere bazı örnekler:
Omega-3 yağ asitleri
Haftada en az iki porsiyon mümkünse daha fazla balık yenilmesi artık tüm araştırmacıların üzerinde uzlaştığı bir öneri. Uskumru, ton, somon, alabalık, sardalya gibi yağlı balıklarda daha çok olan omega-3 yağ asitlerinin kolesterol düşürücü olmanın yanında pıhtılaşma eğilimini azaltma yoluyla da kalp hastalığının önlenmesine yardımcı olabileceği birçok araştırmada gösterilmiş. Kalp krizi geçirmiş olan kişilerde de omega-3 yağ asitleri ani ölüm riskini anlamlı ölçüde azaltıyor. Balık sevmiyorsanız balık yağı destekleri alabilirsiniz ama balıkta bulunan başka yararlı besin ögelerinden faydalanamayacaksınız.
Zeytinyağı
Zeytinyağı pişirmede ve salata soslarında kullanabileceğiniz en sağlıklı yağ. İyi kolesterol olan HDL’ye etki etmeden kötü kolesterol LDL’yi düşüren tekli doymamış yağ asitlerini içerir. Kalp sağlığı için günde 2 çorba kaşığı zeytinyağı tüketilmesi önerilmektedir. Zeytinyağlı yemekler, salatalar ile bu miktarı günlük beslenmenizde alabilirsiniz.
Avokado
Kalp sağlığı ve kolesterolden arınmış temiz damarlar için gerekli çoklu doymamış yağ asidi deposu olan avokadoda diğer sebze ve meyvelere göre kolesterolü düşürmede etkinliği bilinen beta-sitosterolden daha fazla miktarda bulunur.
Yulaf
Yulaf, artık hepimizin “kötü” kolesterol olarak tanıdığı LDL’yi düşüren çözünebilen lifler içerir. Çözünebilen liflerin bağırsaklardan kolesterolün emilimini azalttığı düşünülüyor. Günde 10 gram ya da daha fazla çözünebilen lif tüketilmesi LDL ve total kolesterolü düşürebiliyor. Az yağlı süt ile hazırlanmış yulaf ezmesinden büyük bir kase yediğinizde 6 gram lif almış oluyorsunuz. Yulaflı müsli yiyorsanız ve buna ayrıca muz, elma, erik, armut gibi taze meyve çeşitleri eklerseniz yaklaşık 4 gram daha lif alabilirsiniz.
Yağlı tohumlar ve kuruyemişler
Özellikle çoklu doymamış yağ asitlerinin bol miktarda bulunduğu ceviz ve badem kan kolesterolünde anlamlı düşüş sağlayabilen mükemmel gıdalar. Ceviz içerdiği L-arjinin sayesinde de kan damarlarının sağlıklı ve esnek kalmasına da yardımcı oluyor, pıhtılaşma eğilimini de azaltıyor. Bademin içeriğindeki yararlı yağ asitleri ve antioksidan E vitamini kolesterolü azaltabilmek için birlikte çalışır. Ayrıca bitkisel kaynaklı protein olup, iyi bir posa kaynağıdır. Bu iki kuruyemiş gerçek kalp ve damar dostları. Her gün bir avuç (40 gram) ceviz, badem veya fındık yenilmesi kalp hastalığı riskinizi düşürebilir. Ama bunların ortalama yüzde 80 yağ içerdiğini ve aynı zamanda yüksek kalorili olduğunu da unutmayın. Günlük kalori alımınızı artırmamak için yediğiniz 1 avuç kuruyemiş yerine günlük beslenmenizde yer alan diğer görünür yağ kaynaklarınızı azaltın. Örneğin salataya 1 tatlı kaşığı sıvıyağ yerine 2-3 adet ceviz içi veya 10-15 adet badem ekleyebilirsiniz.
Bitkisel sterol ve stanoller:
Bazı margarin, yoğurt gibi besinlere eklenmiş olan bitkisel stanol ve steroller de LDL kolesterolü düşürmektedir. Günde 2 mg kadar bitkisel sterol veya stanol alınması kolesterol seviyesinde düşüşe yardımcı olmaktadır.
Yukarıdaki besinler dışında diyetinizde başka değişiklikler yapmadan önce ne tipte ve ne miktarda yağlar tükettiğinize bakın. Diyetinizden yağları çıkarırken doymuş ve trans yağları kesmeye odaklanın. Yağlı kırmızı etlerdeki, derili tavuk etlerindeki ve tam yağlı süt ve süt ürünlerindeki doymuş yağlar total kolesterolünüzü yükseltebilir. Derisiz ve yağsız et çeşitleri ile az yağlı ve/veya yağsız süt, yoğurt ve peynir yiyin. Fırın ürünleri, poğaça, kraker ve kekler gibi işlenmiş karbonhidrat kaynakları aynı zamanda trans yağ asidi içerir. Bunları küçük porsiyonlarda yemeye çalışın.
Dr. Hasan İnsel
Yüksek kolesterol kalp-damar hastalıklarında ve genel sağlımızda çok iyi bilinen bir risk faktörü. Bu nedenle de gündemden hiç düşmeyen kolesterol üstüne çok şey yazılıp çiziliyor. Kalbimizi ve damarlarımızı korumak için bu denli önemli olan kolesterole gösterilen bu ilgiye şaşırmamak lazım, ama kolesterolü konu alan yazıların ve haberlerin bir kısmı, özellikle de beslenme ile ilgili olanları, bazen kafa karıştırıcı oluyor. Beslenmenin kolesterolü düşürmede önemli rol oynayabildiği hemen herkesçe kabul edilen bir gerçek. Beslenmenizde doğru değişiklikler yapmak istiyorsanız ve nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, bu işin doğrusu doktorunuzdan veya diyetisyeninizden bunları öğrenmek ve bu bilgileri bir yaşam tarzı değişikliği şeklinde uygula-maktır. Kötü kolesterol (LDL)’yi düşürücü, iyi kolesterol (HDL)’yi de yükseltici besinlere bazı örnekler:
Omega-3 yağ asitleri
Haftada en az iki porsiyon mümkünse daha fazla balık yenilmesi artık tüm araştırmacıların üzerinde uzlaştığı bir öneri. Uskumru, ton, somon, alabalık, sardalya gibi yağlı balıklarda daha çok olan omega-3 yağ asitlerinin kolesterol düşürücü olmanın yanında pıhtılaşma eğilimini azaltma yoluyla da kalp hastalığının önlenmesine yardımcı olabileceği birçok araştırmada gösterilmiş. Kalp krizi geçirmiş olan kişilerde de omega-3 yağ asitleri ani ölüm riskini anlamlı ölçüde azaltıyor. Balık sevmiyorsanız balık yağı destekleri alabilirsiniz ama balıkta bulunan başka yararlı besin ögelerinden faydalanamayacaksınız.
Zeytinyağı
Zeytinyağı pişirmede ve salata soslarında kullanabileceğiniz en sağlıklı yağ. İyi kolesterol olan HDL’ye etki etmeden kötü kolesterol LDL’yi düşüren tekli doymamış yağ asitlerini içerir. Kalp sağlığı için günde 2 çorba kaşığı zeytinyağı tüketilmesi önerilmektedir. Zeytinyağlı yemekler, salatalar ile bu miktarı günlük beslenmenizde alabilirsiniz.
Avokado
Kalp sağlığı ve kolesterolden arınmış temiz damarlar için gerekli çoklu doymamış yağ asidi deposu olan avokadoda diğer sebze ve meyvelere göre kolesterolü düşürmede etkinliği bilinen beta-sitosterolden daha fazla miktarda bulunur.
Yulaf
Yulaf, artık hepimizin “kötü” kolesterol olarak tanıdığı LDL’yi düşüren çözünebilen lifler içerir. Çözünebilen liflerin bağırsaklardan kolesterolün emilimini azalttığı düşünülüyor. Günde 10 gram ya da daha fazla çözünebilen lif tüketilmesi LDL ve total kolesterolü düşürebiliyor. Az yağlı süt ile hazırlanmış yulaf ezmesinden büyük bir kase yediğinizde 6 gram lif almış oluyorsunuz. Yulaflı müsli yiyorsanız ve buna ayrıca muz, elma, erik, armut gibi taze meyve çeşitleri eklerseniz yaklaşık 4 gram daha lif alabilirsiniz.
Yağlı tohumlar ve kuruyemişler
Özellikle çoklu doymamış yağ asitlerinin bol miktarda bulunduğu ceviz ve badem kan kolesterolünde anlamlı düşüş sağlayabilen mükemmel gıdalar. Ceviz içerdiği L-arjinin sayesinde de kan damarlarının sağlıklı ve esnek kalmasına da yardımcı oluyor, pıhtılaşma eğilimini de azaltıyor. Bademin içeriğindeki yararlı yağ asitleri ve antioksidan E vitamini kolesterolü azaltabilmek için birlikte çalışır. Ayrıca bitkisel kaynaklı protein olup, iyi bir posa kaynağıdır. Bu iki kuruyemiş gerçek kalp ve damar dostları. Her gün bir avuç (40 gram) ceviz, badem veya fındık yenilmesi kalp hastalığı riskinizi düşürebilir. Ama bunların ortalama yüzde 80 yağ içerdiğini ve aynı zamanda yüksek kalorili olduğunu da unutmayın. Günlük kalori alımınızı artırmamak için yediğiniz 1 avuç kuruyemiş yerine günlük beslenmenizde yer alan diğer görünür yağ kaynaklarınızı azaltın. Örneğin salataya 1 tatlı kaşığı sıvıyağ yerine 2-3 adet ceviz içi veya 10-15 adet badem ekleyebilirsiniz.
Bitkisel sterol ve stanoller:
Bazı margarin, yoğurt gibi besinlere eklenmiş olan bitkisel stanol ve steroller de LDL kolesterolü düşürmektedir. Günde 2 mg kadar bitkisel sterol veya stanol alınması kolesterol seviyesinde düşüşe yardımcı olmaktadır.
Yukarıdaki besinler dışında diyetinizde başka değişiklikler yapmadan önce ne tipte ve ne miktarda yağlar tükettiğinize bakın. Diyetinizden yağları çıkarırken doymuş ve trans yağları kesmeye odaklanın. Yağlı kırmızı etlerdeki, derili tavuk etlerindeki ve tam yağlı süt ve süt ürünlerindeki doymuş yağlar total kolesterolünüzü yükseltebilir. Derisiz ve yağsız et çeşitleri ile az yağlı ve/veya yağsız süt, yoğurt ve peynir yiyin. Fırın ürünleri, poğaça, kraker ve kekler gibi işlenmiş karbonhidrat kaynakları aynı zamanda trans yağ asidi içerir. Bunları küçük porsiyonlarda yemeye çalışın.
Seks ve Kalp Hastalıkları Arasında Yanlış Bilinen İlişki
Hattat Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Halim Hattat, kalp hastalarının en büyük korkularından, çekincelerinden birinin seks yapmak olduğunu, ve bu nedenle kalp- damar hastalığı yaşayan bir çok kişi seksin tehlikeli olduğunu düşünüp cinsellikten tamamen vazgeçtiğini belirtiyor.
Seks sırasında kalp krizi geçirmek, ölmek, partnerin kalp sorunu yaşaması bu kabuslardan bazıları. Üstelik bu durum sadece erkekler için geçerli değil. 40-60 yaşlarında kadar erkeklerde daha fazla görülen kalp hastalıkları, menopoz sonrası hormon değişimleriyle kadınları da etkiliyor.
Bu durumda hem erkek hem kadın, hem de partnerlerin cinselliğe dair endişeleri çoğalıyor.
SEKS KALP HASTALARININ YENİ İLACI
Ancak Prof. Hattat’ın açıklamalarına göre; kalp hastalığının cinselliğe engel olmadığı, hatta kalp performansını yükselterek ömrü uzattığı biliniyor.
SEKS SIRASINDA NE KADAR EFOR HARCIYORSUNUZ?
Aslında seks için gereken enerji öyle çok fazla değil. Araştırmalar birçok çiftin cinsellik için 5-15 dakika harcadığını gösteriyor. Seks sırasındaki oksijen tüketimi 1 veya 2 kat merdiven çıkmaya eşit. Bir çok kişi için cinsellik için gereken enerji bir eşya taşımak, orta şiddette 20 dakika yürüyüş yapmak, bahçe ve ev işleriyle uğraşmaktan fazla değil.
Normalde cinsellik esnasında kalp hızı dakikada 110-130 atım arasında oluyor. Bu da hafif-orta şiddette yapılan bir egzersize eşit bir rakam. Büyük tansiyon (sistolik kan basıncı) yaklaşık 2 katına yani 120 mm Hg’den ortalama 150-180 mm Hg’ye, bazı durumlarda ise 240 mm Hg’ye kadar çıkabiliyor.
Solunum hızı da dakikada 16-18 nefesten yaklaşık 60 nefese çıkıyor. Bu rakamlar erkekler için biraz daha yüksek olabiliyor. Bu durum özellikle erkeğin üstte olduğu pozisyonlarda görülüyor. Sonuçta cinsel ilişki kalp hastalarına çok fazla yük bindiren bir durum değil. Ancak aldatma gibi stres yaratan durumlarda ve farklı aktivitelerde kalbin üzerindeki yük biraz daha fazla.
SEKS KALPTEN ÖLÜMLERİ ARTTIRIR MI?
Oysa cinsel aktivite sonrası içinde kalp krizi geçirme riski veya cinsellik esnasında kalpteki sorunlara bağlı ölümler oldukça nadirdir. Sağlıklı bir kişide seks sonrasında kalp krizi görülme riski yaklaşık 1 milyonda 2.5’tur.
Bu rakam daha önce kalp hastalığı geçiren kişilerde 1 milyonda 25’e kadar çıkar. Ancak yine de oldukça düşük bir risk söz konusudur. Örneğin yapılan bir çalışmaya göre 5500 koroner problemlere bağlı ölümlerin yalnızca %1’i sekse bağlı olarak gelişmiş.
Bunların da çoğu evlilik dışı ilişki olduğundan suçluluk, endişe ve acelecilik hislerinin bu ölümlere katkıda bulunduğu düşünülüyor. Ancak özellikle erkekseniz, daha önceden geçirilmiş bir kalp krizi hikayeniz varsa ve aşırı hareketsiz bir hayat tarzı sürüyorsanız riskinizi arttırdığınızı bilmelisiniz.
Seks sırasında kalp krizi geçirmek, ölmek, partnerin kalp sorunu yaşaması bu kabuslardan bazıları. Üstelik bu durum sadece erkekler için geçerli değil. 40-60 yaşlarında kadar erkeklerde daha fazla görülen kalp hastalıkları, menopoz sonrası hormon değişimleriyle kadınları da etkiliyor.
Bu durumda hem erkek hem kadın, hem de partnerlerin cinselliğe dair endişeleri çoğalıyor.
SEKS KALP HASTALARININ YENİ İLACI
Ancak Prof. Hattat’ın açıklamalarına göre; kalp hastalığının cinselliğe engel olmadığı, hatta kalp performansını yükselterek ömrü uzattığı biliniyor.
SEKS SIRASINDA NE KADAR EFOR HARCIYORSUNUZ?
Aslında seks için gereken enerji öyle çok fazla değil. Araştırmalar birçok çiftin cinsellik için 5-15 dakika harcadığını gösteriyor. Seks sırasındaki oksijen tüketimi 1 veya 2 kat merdiven çıkmaya eşit. Bir çok kişi için cinsellik için gereken enerji bir eşya taşımak, orta şiddette 20 dakika yürüyüş yapmak, bahçe ve ev işleriyle uğraşmaktan fazla değil.
Normalde cinsellik esnasında kalp hızı dakikada 110-130 atım arasında oluyor. Bu da hafif-orta şiddette yapılan bir egzersize eşit bir rakam. Büyük tansiyon (sistolik kan basıncı) yaklaşık 2 katına yani 120 mm Hg’den ortalama 150-180 mm Hg’ye, bazı durumlarda ise 240 mm Hg’ye kadar çıkabiliyor.
Solunum hızı da dakikada 16-18 nefesten yaklaşık 60 nefese çıkıyor. Bu rakamlar erkekler için biraz daha yüksek olabiliyor. Bu durum özellikle erkeğin üstte olduğu pozisyonlarda görülüyor. Sonuçta cinsel ilişki kalp hastalarına çok fazla yük bindiren bir durum değil. Ancak aldatma gibi stres yaratan durumlarda ve farklı aktivitelerde kalbin üzerindeki yük biraz daha fazla.
SEKS KALPTEN ÖLÜMLERİ ARTTIRIR MI?
Oysa cinsel aktivite sonrası içinde kalp krizi geçirme riski veya cinsellik esnasında kalpteki sorunlara bağlı ölümler oldukça nadirdir. Sağlıklı bir kişide seks sonrasında kalp krizi görülme riski yaklaşık 1 milyonda 2.5’tur.
Bu rakam daha önce kalp hastalığı geçiren kişilerde 1 milyonda 25’e kadar çıkar. Ancak yine de oldukça düşük bir risk söz konusudur. Örneğin yapılan bir çalışmaya göre 5500 koroner problemlere bağlı ölümlerin yalnızca %1’i sekse bağlı olarak gelişmiş.
Bunların da çoğu evlilik dışı ilişki olduğundan suçluluk, endişe ve acelecilik hislerinin bu ölümlere katkıda bulunduğu düşünülüyor. Ancak özellikle erkekseniz, daha önceden geçirilmiş bir kalp krizi hikayeniz varsa ve aşırı hareketsiz bir hayat tarzı sürüyorsanız riskinizi arttırdığınızı bilmelisiniz.
Kulaklara dikkat!
KBB Hastalıkları Uzmanı Opr. Dr. İlhan Özbek, kirli deniz ve havuzlara girilmemesi gerektiğini belirterek, kirli ve kimyasal madde içeren havuz sularının kulak ve sinüsler için zararlı olduğunu söyledi.
Deniz mevsiminde dikkat edilmesi gereken hususlara değinen KBB Hastalıkları Uzmanı Opr. Dr. İlhan Özbek, dış kulak yolu kulak kepçesi ile kulak zarı arasında erişkinlerde 2.5 cm, çocuklarda ise 1.5 cm'lik bir kanal olduğunu ifade etti. Havuz ve kirli deniz suyu ile uzun süreli temas ve temizlemek maksadıyla dış kulak yoluna sokulan ucu pamuklu çubukların, toka gibi nesnelerin dış kulak yolunun koruma mekanizmalarını bozduğunu kaydeden Özbek, dış kulak yolundaki koruyucu kulak salgısının sık sık ve abartılı yapılan temizlemelerden olumsuz etkilendiğine dikkat çekti. Özbek, "Bu durumlarda dış kulak yolu cildi kurur ve kabuklu, kaşıntılı bir durum meydana gelir. Ayrıca kulak çubuğu gibi nesnelerle yapılan temizleme esnasında dış kulak yolu ağzındaki kirlerin bir kısmı da farkında olmadan içeriye itilmektedir, bu da zamanla dış kulak yolunun iç kısmında bir kir birikmesine yol açacaktır" dedi.
Dış kulak yolu enfeksiyonunda kulak ağrısı, akıntı ve işitme azlığı şikayetlerinin olduğunu belirten Opr. Dr. İlhan Özbek, "Kulak kepçesi ve dış kulak yolu dokunmakla ağrılıdır. Çiğneme ve konuşma gibi çene hareketleri ağrıyı artırabilir. Kulak deliği kızarmış ve şişmiştir, bazen de daralır ya da tamamen kapanır. Kulak kepçesinin önünde, arkasında, ensede ağrılı lenf bezleri büyümesi olabilir. Halsizlik ve hafif ateş yükselmesi görülebilir" diye konuştu.
Opr. Dr. İlhan Özbek, deniz mevsiminde dikkat edilmesi gereken hususları şöyle sıraladı:
"Kirli deniz ve havuzlara girilmemelidir. Kirli ve kimyasal madde içeren havuz suları kulak ve sinüsler için zararladır. Kulak zarının delik olduğu orta kulak iltihaplarında ve kulak zarına tüp takılmış olanlarda kulak tıkacı kullanılmalıdır. Sinüzit ve nezle gibi durumlarda dalış yapılmamalıdır. Bu durumlarda kulak zarında hasar oluşabilir. Dalma sırasında kullanılan kulak tıkaçları da dış kulak yolu ve kulak zarı hasarına sebep olabilir. Kulak problemi olmayanların denize girerken tıkaç kullanması gerekmez, ancak denizden çıktıktan sonra dış kulak yolunun temiz bir havlu veya saç kurutma makinesi ile kurulanması önerilebilir. Orta kulak problemi olan çocuklarda beraberinde genellikle geniz eti büyümesi de mevcuttur, bu çocukların havuza girmeleri sakıncalıdır, çünkü havuz temizliğinde kullanılan kimyasal maddeler burun ve geniz bölgesi mukozasını tahriş ederek kulak sinüslere zarar verebilir. Aynı durumdaki çocukların bilhassa denize girmesi önerilmektedir, çünkü deniz suyu mukoza için en sağlıklı solüsyondur."
Deniz mevsiminde dikkat edilmesi gereken hususlara değinen KBB Hastalıkları Uzmanı Opr. Dr. İlhan Özbek, dış kulak yolu kulak kepçesi ile kulak zarı arasında erişkinlerde 2.5 cm, çocuklarda ise 1.5 cm'lik bir kanal olduğunu ifade etti. Havuz ve kirli deniz suyu ile uzun süreli temas ve temizlemek maksadıyla dış kulak yoluna sokulan ucu pamuklu çubukların, toka gibi nesnelerin dış kulak yolunun koruma mekanizmalarını bozduğunu kaydeden Özbek, dış kulak yolundaki koruyucu kulak salgısının sık sık ve abartılı yapılan temizlemelerden olumsuz etkilendiğine dikkat çekti. Özbek, "Bu durumlarda dış kulak yolu cildi kurur ve kabuklu, kaşıntılı bir durum meydana gelir. Ayrıca kulak çubuğu gibi nesnelerle yapılan temizleme esnasında dış kulak yolu ağzındaki kirlerin bir kısmı da farkında olmadan içeriye itilmektedir, bu da zamanla dış kulak yolunun iç kısmında bir kir birikmesine yol açacaktır" dedi.
Dış kulak yolu enfeksiyonunda kulak ağrısı, akıntı ve işitme azlığı şikayetlerinin olduğunu belirten Opr. Dr. İlhan Özbek, "Kulak kepçesi ve dış kulak yolu dokunmakla ağrılıdır. Çiğneme ve konuşma gibi çene hareketleri ağrıyı artırabilir. Kulak deliği kızarmış ve şişmiştir, bazen de daralır ya da tamamen kapanır. Kulak kepçesinin önünde, arkasında, ensede ağrılı lenf bezleri büyümesi olabilir. Halsizlik ve hafif ateş yükselmesi görülebilir" diye konuştu.
Opr. Dr. İlhan Özbek, deniz mevsiminde dikkat edilmesi gereken hususları şöyle sıraladı:
"Kirli deniz ve havuzlara girilmemelidir. Kirli ve kimyasal madde içeren havuz suları kulak ve sinüsler için zararladır. Kulak zarının delik olduğu orta kulak iltihaplarında ve kulak zarına tüp takılmış olanlarda kulak tıkacı kullanılmalıdır. Sinüzit ve nezle gibi durumlarda dalış yapılmamalıdır. Bu durumlarda kulak zarında hasar oluşabilir. Dalma sırasında kullanılan kulak tıkaçları da dış kulak yolu ve kulak zarı hasarına sebep olabilir. Kulak problemi olmayanların denize girerken tıkaç kullanması gerekmez, ancak denizden çıktıktan sonra dış kulak yolunun temiz bir havlu veya saç kurutma makinesi ile kurulanması önerilebilir. Orta kulak problemi olan çocuklarda beraberinde genellikle geniz eti büyümesi de mevcuttur, bu çocukların havuza girmeleri sakıncalıdır, çünkü havuz temizliğinde kullanılan kimyasal maddeler burun ve geniz bölgesi mukozasını tahriş ederek kulak sinüslere zarar verebilir. Aynı durumdaki çocukların bilhassa denize girmesi önerilmektedir, çünkü deniz suyu mukoza için en sağlıklı solüsyondur."
Ayakkabı seçerken dikkat
Küçük bir sorun olarak başlayan ancak tedavi edilmediğinde cerrahi müdahaleye kadar gidebilen tırnak batmalarına günlük hayatta yaptığımız bazı hatalar neden oluyor.
Tırnak kesiminde dikkat edilecek birkaç önemli nokta, tırnak batması sorununun önüne geçebilir. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Coşkun Acay, tırnak batmaları ile ilgili sorularımızı yanıtladı.
Tırnak batması neden kaynaklanıyor?
Ayak tırnakları pek çok nedenle batabiliyor. Her yaşta olabilen ağrı, şişlik ve ikincil enfeksiyon gibi tablolara yol açabilen bu durum, en sık ayağın birinci parmak tırnaklarında görülüyor. Genetik eğilim, aşırı terleme, terlemeyi artıran faktörler, sentetik, solumayan ayakkabılar, dar ve darbe oluşturan ayakkabılar tırnak batmasının en sık rastlanan nedenleri arasında yer alıyor.
Kadınlarda topuklu ve sivri burunlu, erkeklerde sert ve sivri burunlu ayakkabılar ile yapılan uzun yürüyüşler ve spor, tırnakların yanlış kesilmesi ve pedikür de sık rastlanan nedenler. Tırnakların düz yerine U şeklinde, içe doğru kesilmesi, yan kenarlarının testere şeklinde düzensiz kesilmesi, kısa kesilmesi, tırnak kenarlarının koparılması tırnak batmasına yol açabiliyor.
Nasıl bir tedavi süreci yaşanıyor? Tedavi yöntemleri neler?
Kısa süreli vakalarda, öncelikle bölgesel kurutucular, antibiyotikli kremler, gerektiğinde ağızdan antibiyotik gibi ilaçla tedavi yöntemleri deneniyor. Bazı tırnak mantarı olgularında da tırnakta batma olabiliyor. Bu durum farklı ilaç kullanımı gerektirebiliyor. Bu tedavilerle yanıt alınamadığında, oluşan rahatsızlığın boyutuna göre, kimyasal koterizasyon, elektrokoterizasyon, krioterapi, tırnak yatağı cerrahisi (tırnak yatağı revizyonu, kısmi tırnak cerrahisi) uygulanabiliyor. Uzun süreli vakalarda cerrahi yöntemler öncelikle tercih ediliyor.
Tırnak batması rahatsızlığı olanlar neye dikkat etmeli?
Ayak tırnaklarında batmayı engellemek için, oluşturucu etkenlerden sakınmak, tedavinin temel prensibini oluşturuyor. Tırnak batmasını engellemek için yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:
Uygun ayakkabı seçimi : Ayağı sıkmayan, darbe oluşturmayan, alçak topuklu, olabildiğince yumuşak, hava döngüsüne izin veren ayakkabılar seçilmeli.
Tırnakların doğru kesilmesi: Tırnak uçları düz, yan kenarlara aşırı girmeden, hafifçe ovalleştirerek kesilmeli. Bu yolla yan kenarların düzensizleşmesine izin verilmemeli. Tırnak kenarları kesinlikle koparılmamalı.
Aşırı terlemeye yol açacak faktörlerden kaçınma: Sentetik olmayan, hava döngüsüne izin veren ayakkabılar seçilmeli. Pamuklu çorap giyilmeli, ayak yıkandıktan ve uzun su içi aktivitelerden sonra iyi kurulanmalı.
Temiz , steril şartlarda pedikür uygulanmalı.
Tırnak çevresinde hafif bir kızarma, hassasiyet olduğunda, basit bir nemlendirici kullanılmalı. Yakınmalar artınca bir deri hastalıkları uzmanı ile görüşülmeli.
Tırnak batması sorunu olanlar hastanelerde hangi bölüme gitmeli? Hangi bölümler bu alanla ilgili?
Öncelikle bir deri hastalıkları uzmanına başvurulması gerekiyor. İlk olarak kesin tanının konmasının ardından, gerekli tedavi yöntemi (İlaç ve cerrahi tedaviler) uygulanmalı.
Türkiye’de yaygın bir rahatsızlık mı?
Oldukça sık rastlanılan bir hastalık. Artırıcı etkenlerden uzak durmak ve erken evrede planlanan tedaviler hastayı cerrahi tedavilerden koruyabilir.
Tırnak kesiminde dikkat edilecek birkaç önemli nokta, tırnak batması sorununun önüne geçebilir. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Coşkun Acay, tırnak batmaları ile ilgili sorularımızı yanıtladı.
Tırnak batması neden kaynaklanıyor?
Ayak tırnakları pek çok nedenle batabiliyor. Her yaşta olabilen ağrı, şişlik ve ikincil enfeksiyon gibi tablolara yol açabilen bu durum, en sık ayağın birinci parmak tırnaklarında görülüyor. Genetik eğilim, aşırı terleme, terlemeyi artıran faktörler, sentetik, solumayan ayakkabılar, dar ve darbe oluşturan ayakkabılar tırnak batmasının en sık rastlanan nedenleri arasında yer alıyor.
Kadınlarda topuklu ve sivri burunlu, erkeklerde sert ve sivri burunlu ayakkabılar ile yapılan uzun yürüyüşler ve spor, tırnakların yanlış kesilmesi ve pedikür de sık rastlanan nedenler. Tırnakların düz yerine U şeklinde, içe doğru kesilmesi, yan kenarlarının testere şeklinde düzensiz kesilmesi, kısa kesilmesi, tırnak kenarlarının koparılması tırnak batmasına yol açabiliyor.
Nasıl bir tedavi süreci yaşanıyor? Tedavi yöntemleri neler?
Kısa süreli vakalarda, öncelikle bölgesel kurutucular, antibiyotikli kremler, gerektiğinde ağızdan antibiyotik gibi ilaçla tedavi yöntemleri deneniyor. Bazı tırnak mantarı olgularında da tırnakta batma olabiliyor. Bu durum farklı ilaç kullanımı gerektirebiliyor. Bu tedavilerle yanıt alınamadığında, oluşan rahatsızlığın boyutuna göre, kimyasal koterizasyon, elektrokoterizasyon, krioterapi, tırnak yatağı cerrahisi (tırnak yatağı revizyonu, kısmi tırnak cerrahisi) uygulanabiliyor. Uzun süreli vakalarda cerrahi yöntemler öncelikle tercih ediliyor.
Tırnak batması rahatsızlığı olanlar neye dikkat etmeli?
Ayak tırnaklarında batmayı engellemek için, oluşturucu etkenlerden sakınmak, tedavinin temel prensibini oluşturuyor. Tırnak batmasını engellemek için yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:
Uygun ayakkabı seçimi : Ayağı sıkmayan, darbe oluşturmayan, alçak topuklu, olabildiğince yumuşak, hava döngüsüne izin veren ayakkabılar seçilmeli.
Tırnakların doğru kesilmesi: Tırnak uçları düz, yan kenarlara aşırı girmeden, hafifçe ovalleştirerek kesilmeli. Bu yolla yan kenarların düzensizleşmesine izin verilmemeli. Tırnak kenarları kesinlikle koparılmamalı.
Aşırı terlemeye yol açacak faktörlerden kaçınma: Sentetik olmayan, hava döngüsüne izin veren ayakkabılar seçilmeli. Pamuklu çorap giyilmeli, ayak yıkandıktan ve uzun su içi aktivitelerden sonra iyi kurulanmalı.
Temiz , steril şartlarda pedikür uygulanmalı.
Tırnak çevresinde hafif bir kızarma, hassasiyet olduğunda, basit bir nemlendirici kullanılmalı. Yakınmalar artınca bir deri hastalıkları uzmanı ile görüşülmeli.
Tırnak batması sorunu olanlar hastanelerde hangi bölüme gitmeli? Hangi bölümler bu alanla ilgili?
Öncelikle bir deri hastalıkları uzmanına başvurulması gerekiyor. İlk olarak kesin tanının konmasının ardından, gerekli tedavi yöntemi (İlaç ve cerrahi tedaviler) uygulanmalı.
Türkiye’de yaygın bir rahatsızlık mı?
Oldukça sık rastlanılan bir hastalık. Artırıcı etkenlerden uzak durmak ve erken evrede planlanan tedaviler hastayı cerrahi tedavilerden koruyabilir.
Yüzebildiğiniz kadar yemek yiyin
Sabah uyanıp 30 dakika yüzmek bir gece öncesi fazla yenilenleri yakmak için iyi bir çözüm.
Her bireyin metabolik hızı farklı olduğu için enerji üretme ve yakma kapasitesi de farklı olabiliyor. Benim önerim günde 3 kez 30’ar dakika yüzülmesi
Üç gündür tatildeyim, size bu satırları Fethiye Hillside kıyılarından yazıyorum. Yıllardır özellikle çocuklu ailelerin vazgeçemediği ve yemekleri her zaman muhteşem olan ve bu yüzden kilo almamak için de aslında tehlikeli bir yer burası. Tehlikeli demek doğru değil tabii ki, bu işin şakası, siz ne kadar yediğinizi ve ne kadar yaktığınızı kontrol edebiliyorsanız bu konuda hiçbir yer tehlikeli değil, her yer keyifli... Siz yeter ki bol bol yüzün o zaman kilo almadığınız gibi tatilde kilo bile verebilirsiniz
Tatil demek dinlenmek ve keyifli olmak demek bana göre, bu yüzden yemeklere kafayı takıp kendinizi mutsuz etmeyin. Ben her ne kadar böyle desem de yemek zamanı gelince ben elimdeki tabakla dolaşırken genelde dikkatli bakışlara maruz kalıyorum, arkadaşlarım “aa ne aldın” diyor beni tanıyan misafirler tabağını bana gösterip “nasıl iyi mi?” diyor, çocuğu iştahsız anneler ellerinde kaşık sürekli şikâyetçi bir halde “ne yapacağız bu çocuğu?” diyor hatta “bu çocuk tam sana göre, çok az yiyor Dilaracım ” diyen arkadaşım bile var.
Kahvaltıdan önce yüzmek
Mevsim yaz olunca ve deniz olan bir yer tercih edilince genelde tatil günleri birbirine benzer geçiyor. Sabah erken uyananlar önce yüzüyor sonra kahvaltı ediyor, geç uyananlar ise öğlene doğru kahvaltı edebiliyor. Ben pek fazla sabah insanı olmadığım için kahvaltı öncesi yüzme programını yapamıyorum ama yapabilenleri kutluyorum. Özellikle akşam fazla yiyip, içenlerin ertesi güne yağlanmamak için kesinlikle bunu uygulamasını öneriyorum. Sabah uyanıp 30 dakika yüzmek bir gece öncesi fazla yenilenleri yakmak için iyi bir çözüm. Kahvaltı sonrası genelde gazete, kitap, kahve zamanı gibi geçiyor etrafta tavla oynayan beyler de oluyor. Öğle yemeği öncesi ara öğün unutulmamış, her gün ara öğün olarak karpuz ve peynir geliyor. Böylece öğle yemeğine kadar çok acıkmamış oluyoruz.
Öğle yemeğinde zengin bir büfe var, ama en hoşuma giden tarafı misafirlerin özel isteklerine anında cevap verilmesi, bizim grupta şeker hastası olan arkadaşımıza diyet tatlı geliyor, diğer arkadaşımız ise kortizon tedavisi olduğu için ona tüm yemekler ve ekmek tuzsuz geliyor, büfede olmamasına rağmen kepekli makarna istiyorum dediğinizde 15 dakika sonra kepekli makarna masanızda oluyor. Ben ciddi bir hastalık veya tedavi haricinde özel isteklerde bulunmak yerine mevcut yemekler ile dengeli beslenilmesi taraftarıyım. Bu yüzden de tatilde kilo vermek yerine aynı kiloda kalmayı hedefleyin diye öneriyorum. Yaz tatillerinde en iyi çözüm istediğinizi yemek ama yürüyüş ve yüzme ile bunu dengelemek.
Ne kadar yüzmelİ?
Her bireyin metabolik hızı farklı olduğu için enerji üretme ve yakma kapasitesi de farklı olabiliyor. Bu durumda kesin konuşmak yerine yaklaşık değerler vermek daha doğru oluyor. Yüzme esnasında nefesi doğru ayarlamak önemli aksi takdirde uzun ve aralıksız yüzmek kolay olmuyor. Benim önerim günde 3 kez 30’ar dakika yüzülmesi ama tok karnına yüzülmemeli bunun için yemek sonrası en az 1-1.5 saat geçmesini bekleyin. Öğle saatlerinde güneşe çıkmayın. En güzeli günü üçe bölmek;
- Sabah erken uyanabiliyorsanız kahvaltı öncesi 30 dakika
- Öğle yemeğinden önce 30 dakika
- Akşamüzeri 30 dakika yüzmek iyi bir egzersiz olacaktır.
Yüzme ile ne kadar kalori yakılıyor?
Vücut yüzeyi, boy uzunluğu ve vücut ağırlığı enerji yakma kapasitesini etkiler. Geniş vücut yüzeyi daha fazla kalori harcar. Biz en azından vücut ağırlığını kriter alırsak size şöyle bir fikir verebilirim.
80 kg erkek 30 dk yüzme = 240 - 250 kalori
90 kg erkek 30 dk yüzme = 270 - 300 kalori
60 kg kadın 30 dk yüzme = 180 - 200 kaloriBu durumda günde 3 defa x 30 dk yüzmek yaklaşık 700 - 800 kalori yakmanızı sağlar. Tatilde rahat rahat yemek yiyip kilo almak istemiyorsanız bunu yolu yüzmekten geçiyor.
Akşam yemeğini geç saatte yemek zorunda kalırsanız çok aç gitmemeye özen gösterin.
Tatil akşamları yemek geç saatlere kalabiliyor eğer uzun süre aç kalırsanız yemekte kendinizi kontrol etmeniz güçleşiyor üstelik metabolik hız yavaşlıyor az ve sık yeme prensibini tatilde da yanınızda götürün . Karbonhidratı yüksek yemekleri öğle öğününde tercih edin. Tatil otellerinde öğle yemeklerinde lahmacun pide, börek, makarna favoriler arasındadır bu seçimleri öğle yemeğinde tercih etmeye çalışın hatta tatlınızı da öğlen yiyin, akşama ise ızgara seçimlerinizi yapın ama eğer iyi yüzdüyseniz ufak bir tatlı veya dondurma yemekten de çekinmeyin. Bol sıvı almayı da ihmal etmeyin.
Her bireyin metabolik hızı farklı olduğu için enerji üretme ve yakma kapasitesi de farklı olabiliyor. Benim önerim günde 3 kez 30’ar dakika yüzülmesi
Üç gündür tatildeyim, size bu satırları Fethiye Hillside kıyılarından yazıyorum. Yıllardır özellikle çocuklu ailelerin vazgeçemediği ve yemekleri her zaman muhteşem olan ve bu yüzden kilo almamak için de aslında tehlikeli bir yer burası. Tehlikeli demek doğru değil tabii ki, bu işin şakası, siz ne kadar yediğinizi ve ne kadar yaktığınızı kontrol edebiliyorsanız bu konuda hiçbir yer tehlikeli değil, her yer keyifli... Siz yeter ki bol bol yüzün o zaman kilo almadığınız gibi tatilde kilo bile verebilirsiniz
Tatil demek dinlenmek ve keyifli olmak demek bana göre, bu yüzden yemeklere kafayı takıp kendinizi mutsuz etmeyin. Ben her ne kadar böyle desem de yemek zamanı gelince ben elimdeki tabakla dolaşırken genelde dikkatli bakışlara maruz kalıyorum, arkadaşlarım “aa ne aldın” diyor beni tanıyan misafirler tabağını bana gösterip “nasıl iyi mi?” diyor, çocuğu iştahsız anneler ellerinde kaşık sürekli şikâyetçi bir halde “ne yapacağız bu çocuğu?” diyor hatta “bu çocuk tam sana göre, çok az yiyor Dilaracım ” diyen arkadaşım bile var.
Kahvaltıdan önce yüzmek
Mevsim yaz olunca ve deniz olan bir yer tercih edilince genelde tatil günleri birbirine benzer geçiyor. Sabah erken uyananlar önce yüzüyor sonra kahvaltı ediyor, geç uyananlar ise öğlene doğru kahvaltı edebiliyor. Ben pek fazla sabah insanı olmadığım için kahvaltı öncesi yüzme programını yapamıyorum ama yapabilenleri kutluyorum. Özellikle akşam fazla yiyip, içenlerin ertesi güne yağlanmamak için kesinlikle bunu uygulamasını öneriyorum. Sabah uyanıp 30 dakika yüzmek bir gece öncesi fazla yenilenleri yakmak için iyi bir çözüm. Kahvaltı sonrası genelde gazete, kitap, kahve zamanı gibi geçiyor etrafta tavla oynayan beyler de oluyor. Öğle yemeği öncesi ara öğün unutulmamış, her gün ara öğün olarak karpuz ve peynir geliyor. Böylece öğle yemeğine kadar çok acıkmamış oluyoruz.
Öğle yemeğinde zengin bir büfe var, ama en hoşuma giden tarafı misafirlerin özel isteklerine anında cevap verilmesi, bizim grupta şeker hastası olan arkadaşımıza diyet tatlı geliyor, diğer arkadaşımız ise kortizon tedavisi olduğu için ona tüm yemekler ve ekmek tuzsuz geliyor, büfede olmamasına rağmen kepekli makarna istiyorum dediğinizde 15 dakika sonra kepekli makarna masanızda oluyor. Ben ciddi bir hastalık veya tedavi haricinde özel isteklerde bulunmak yerine mevcut yemekler ile dengeli beslenilmesi taraftarıyım. Bu yüzden de tatilde kilo vermek yerine aynı kiloda kalmayı hedefleyin diye öneriyorum. Yaz tatillerinde en iyi çözüm istediğinizi yemek ama yürüyüş ve yüzme ile bunu dengelemek.
Ne kadar yüzmelİ?
Her bireyin metabolik hızı farklı olduğu için enerji üretme ve yakma kapasitesi de farklı olabiliyor. Bu durumda kesin konuşmak yerine yaklaşık değerler vermek daha doğru oluyor. Yüzme esnasında nefesi doğru ayarlamak önemli aksi takdirde uzun ve aralıksız yüzmek kolay olmuyor. Benim önerim günde 3 kez 30’ar dakika yüzülmesi ama tok karnına yüzülmemeli bunun için yemek sonrası en az 1-1.5 saat geçmesini bekleyin. Öğle saatlerinde güneşe çıkmayın. En güzeli günü üçe bölmek;
- Sabah erken uyanabiliyorsanız kahvaltı öncesi 30 dakika
- Öğle yemeğinden önce 30 dakika
- Akşamüzeri 30 dakika yüzmek iyi bir egzersiz olacaktır.
Yüzme ile ne kadar kalori yakılıyor?
Vücut yüzeyi, boy uzunluğu ve vücut ağırlığı enerji yakma kapasitesini etkiler. Geniş vücut yüzeyi daha fazla kalori harcar. Biz en azından vücut ağırlığını kriter alırsak size şöyle bir fikir verebilirim.
80 kg erkek 30 dk yüzme = 240 - 250 kalori
90 kg erkek 30 dk yüzme = 270 - 300 kalori
60 kg kadın 30 dk yüzme = 180 - 200 kaloriBu durumda günde 3 defa x 30 dk yüzmek yaklaşık 700 - 800 kalori yakmanızı sağlar. Tatilde rahat rahat yemek yiyip kilo almak istemiyorsanız bunu yolu yüzmekten geçiyor.
Akşam yemeğini geç saatte yemek zorunda kalırsanız çok aç gitmemeye özen gösterin.
Tatil akşamları yemek geç saatlere kalabiliyor eğer uzun süre aç kalırsanız yemekte kendinizi kontrol etmeniz güçleşiyor üstelik metabolik hız yavaşlıyor az ve sık yeme prensibini tatilde da yanınızda götürün . Karbonhidratı yüksek yemekleri öğle öğününde tercih edin. Tatil otellerinde öğle yemeklerinde lahmacun pide, börek, makarna favoriler arasındadır bu seçimleri öğle yemeğinde tercih etmeye çalışın hatta tatlınızı da öğlen yiyin, akşama ise ızgara seçimlerinizi yapın ama eğer iyi yüzdüyseniz ufak bir tatlı veya dondurma yemekten de çekinmeyin. Bol sıvı almayı da ihmal etmeyin.
Michael Jackson'un Ölümü Kardiyak Arrestten

Müzik dünyası dün gece alınan bir haberle sarsıldı.
Pop müziğin kralı Michael Jackson kalp durması nedeniyle hayatını kaybetti. Los Angeles Adli Tıp yetkilisi Fred Corral, düzenlediği basın toplantısında, ünlü yıldızın, UCLA Medical Center adlı hastaneye kalbi tam olarak durmuş halde geldikten sonra, TSİ 00.26’da öldüğünü söyledi.
Corral, Jackson’ın ölüm sebebinin tam olarak bilinmediğini ve bugün büyük ihtimalle bir otopsi yapılacağını belirtti.
Fakat elde edilen son bilgilere göre, Michael Jackson’un kardiyak arrest olarak tabir edilen bir çeşit kalp durması tarafından öldüğünü belirtiyor.
Birçok kişi kardiyak arrest ile kalp krizini birbiriyle karıştırır.
Bir kalp krizi, arterlerin tıkanması sonucu kalp kaslarına kan akışının durması nedeniyle gerçekleşir.
Kardiyak arrest farklıdır
Evet "cardiac arrest" olarak tabir edilen kalp durması farklıdır.
Kalp krizi bir çeşit damar tıkanıklığı neticesinde gerçekleşirken, kardiyak arrest ise, kardiyak fonksiyonların durması veya büyük arterlerde nabız alınamaması; solunum ve bilinç kaybı ile karakterize ani ve beklenmedik şekilde gelişen bir tablodur.
Amerikan Kalp Vakfı’na göre kardiyak arrest geçiren kişilerin %95’ten fazlası henüz hastaneye varmadan hayatını kaybediyor. Çünkü kardiyak arrest vakalarında ilk 4 ila 6 dakika arası çok önemli ve kalbi şok ile tekrar eski ritmine kavuşturmak gerekiyor.
Bununla beraber hastaya CPR ve defibrilasyon ( müsküler bir fibrillasyonun ortadan kalkması ) uygulanmadan geçirilen her dakikada hasta yaşama şansını %7 ila %10 arasında kaybeder
Kıl dönmesi kansere yol açar mı?
Tıp dilinde Pilonidalsinüs hastalığı olarak bilinen kıl dönmesinin, mutlaka tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık olduğunu belirten Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Gökhan Söğütlü, hastalığın kronik dönemlerde nadiren de olsa kansere yol açabileceği uyarısında bulundu.
Kıl dönmesinin hastaya verdiği rahatsızlık ve iltihaplanma riskinin yanı sıra çok az da olsa kronik dönemlerde kanserleşmelere neden olabileceğini açıklayan Doç. Dr. Söğütlü, bu tarz hastaların zaman geçirmeden sağlık kuruluşlarına başvurmaları gerektiğini söyledi. Kıl dönmesi tedavisinde iki ana tedavi yöntemi uygulandığını ifade eden Doç. Dr. Söğütlü, "Tedavi yönteminin ilki ameliyat diğeri ise fenol ile yakarak iyileştirme yöntemidir. Kıl dönmesi tedaviden sonra tekrarlayabilir. Yapılan operasyona göre nüksetme ihtimali yüzde 10'lara kadar görülebilir. Fakat fenol uygulamasının etkinliği ise yüzde 90'ların üzerindedir" diye konuştu.
Fenol yöntemi ile hem kronik pilonidal hastalık hem de akut apse tedavisinin yapılabileceğini belirten Doç. Dr. Söğütlü, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Akut apsenin önce drenaji gerekir. Bu yöntemde sinus ağzı genişletilerek içindeki tüm kıllar temizlenir. Daha sonra çevredeki cilt korunarak 2- 3 cc sıvı fenol (yüzde 80'lik) ve arkasından da kristalize fenol sinus içine uygulanır. Fenol, sinus traktini sterilize eder ve o bölgeye gömülmüş olan kılların da temizlenmesini sağlar. Nüksetme ihtimali, diğer uygulanan cerrahi yöntemlerden fazla değildir."
Kıl dönmesinin hastaya verdiği rahatsızlık ve iltihaplanma riskinin yanı sıra çok az da olsa kronik dönemlerde kanserleşmelere neden olabileceğini açıklayan Doç. Dr. Söğütlü, bu tarz hastaların zaman geçirmeden sağlık kuruluşlarına başvurmaları gerektiğini söyledi. Kıl dönmesi tedavisinde iki ana tedavi yöntemi uygulandığını ifade eden Doç. Dr. Söğütlü, "Tedavi yönteminin ilki ameliyat diğeri ise fenol ile yakarak iyileştirme yöntemidir. Kıl dönmesi tedaviden sonra tekrarlayabilir. Yapılan operasyona göre nüksetme ihtimali yüzde 10'lara kadar görülebilir. Fakat fenol uygulamasının etkinliği ise yüzde 90'ların üzerindedir" diye konuştu.
Fenol yöntemi ile hem kronik pilonidal hastalık hem de akut apse tedavisinin yapılabileceğini belirten Doç. Dr. Söğütlü, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Akut apsenin önce drenaji gerekir. Bu yöntemde sinus ağzı genişletilerek içindeki tüm kıllar temizlenir. Daha sonra çevredeki cilt korunarak 2- 3 cc sıvı fenol (yüzde 80'lik) ve arkasından da kristalize fenol sinus içine uygulanır. Fenol, sinus traktini sterilize eder ve o bölgeye gömülmüş olan kılların da temizlenmesini sağlar. Nüksetme ihtimali, diğer uygulanan cerrahi yöntemlerden fazla değildir."
Fazla cinsel ilişki sperm kalitesini artırıyor
Avustralya'da yapılan bir araştırma, daha fazla cinsel ilişkinin menide hasarın onarılmasına yardımcı olduğunu ortaya koydu.
Söz konusu araştırmanın sonuçları, Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da düzenlenen Avrupa Üreme ve Embriyoloji Derneği toplantısında açıklandı.
Araştırma sırasında, hasara uğramış sperme sahip 118 erkeğin bir hafta boyunca her gün cinsel ilişkiye girdiklerinde hasarlı sperm miktarında önemli ölçüde azalma olduğu saptandı.
Avustralya'nın Sdyney kentinde özel bir tüp bebek kliniğinde görevli doktor David Greening ve arkadaşlarının yaptığı araştırmada, söz konusu 118 erkeğin yüzde 81'inin hasarlı sperm miktarında yüzde 12 oranında azalma olduğu gözlendi.
Doktor David Greening, şimdi bebek isteyen tüm hastalarına daha fazla cinsel ilişkiye girme tavsiyesinde bulunduğunu belirterek, "Yaşlı erkeklerden bazıları biraz endişeli yaklaşırken, gençlerin bundan gayet mutlu oldukları görülüyor" dedi.
Uzmanlar, cinsel ilişkinin spermin vücuttan hızlı bir şekilde atılmasını sağlayarak DNA hasarını azalttığını düşünüyor. Sperm vücutta ne kadar uzun süre kalırsa, hasara uğrama olasılığı da o kadar artıyor. Birçok doğum uzmanının, eşlerine tüp bebek tedavisi uygulanmadan önce sperm sayılarını artırabilmek için erkeklere cinsel ilişkiden uzak durmalarını tavsiye ettiği biliniyor.
Sperm kalitesi, sigara ve alkolden uzak durulması, egzersiz yapılması ve daha fazla antioksidan alımı halinde de artabiliyor.
Söz konusu araştırmanın sonuçları, Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da düzenlenen Avrupa Üreme ve Embriyoloji Derneği toplantısında açıklandı.
Araştırma sırasında, hasara uğramış sperme sahip 118 erkeğin bir hafta boyunca her gün cinsel ilişkiye girdiklerinde hasarlı sperm miktarında önemli ölçüde azalma olduğu saptandı.
Avustralya'nın Sdyney kentinde özel bir tüp bebek kliniğinde görevli doktor David Greening ve arkadaşlarının yaptığı araştırmada, söz konusu 118 erkeğin yüzde 81'inin hasarlı sperm miktarında yüzde 12 oranında azalma olduğu gözlendi.
Doktor David Greening, şimdi bebek isteyen tüm hastalarına daha fazla cinsel ilişkiye girme tavsiyesinde bulunduğunu belirterek, "Yaşlı erkeklerden bazıları biraz endişeli yaklaşırken, gençlerin bundan gayet mutlu oldukları görülüyor" dedi.
Uzmanlar, cinsel ilişkinin spermin vücuttan hızlı bir şekilde atılmasını sağlayarak DNA hasarını azalttığını düşünüyor. Sperm vücutta ne kadar uzun süre kalırsa, hasara uğrama olasılığı da o kadar artıyor. Birçok doğum uzmanının, eşlerine tüp bebek tedavisi uygulanmadan önce sperm sayılarını artırabilmek için erkeklere cinsel ilişkiden uzak durmalarını tavsiye ettiği biliniyor.
Sperm kalitesi, sigara ve alkolden uzak durulması, egzersiz yapılması ve daha fazla antioksidan alımı halinde de artabiliyor.
Günde en az 5 porsiyon meyve tüketin
Sağlık Bakanlığı, yaz aylarında dengeli beslenmeye daha fazla önem verilmesi gerektiğine dikkat çekerek, günde en az 5 porsiyon meyve tüketilmesi tavsiyesinde bulundu.
Sağlık Bakanlığı, yaptığı bilgilendirme açıklamasında, yaz aylarında vücut direncini artırmak ve vücuda yeterli miktarda vitamin ve mineral alınmasını sağlamak için sebze ve meyve çeşitlerinden yararlanılması gerektiğinin önemini vurguladı, Günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketilmesi ve her gün 2-2.5 litre (12-14 su bardağı) su içilmesi gerekir. Kahvaltıda az yağlı peynirler, zeytin ve taze sebzeler tüketilmeli,kafein içeren içecekler yerine süt, meyve suyu, ıhlamur ve kuşburnu gibi bitki çayları tercih edilmeli denildi.
Açıklamada, yaz aylarında besinlerin daha kolay bozulduğu ve bunları yiyenler arasında zehirlenme vakalarının görüldüğü de hatırlatıldı, çabuk bozulan et, yumurta, süt ve balık gibi besinlerin saklanmasına özen gösterilmesi istendi.
Sağlık Bakanlığı, yaptığı bilgilendirme açıklamasında, yaz aylarında vücut direncini artırmak ve vücuda yeterli miktarda vitamin ve mineral alınmasını sağlamak için sebze ve meyve çeşitlerinden yararlanılması gerektiğinin önemini vurguladı, Günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketilmesi ve her gün 2-2.5 litre (12-14 su bardağı) su içilmesi gerekir. Kahvaltıda az yağlı peynirler, zeytin ve taze sebzeler tüketilmeli,kafein içeren içecekler yerine süt, meyve suyu, ıhlamur ve kuşburnu gibi bitki çayları tercih edilmeli denildi.
Açıklamada, yaz aylarında besinlerin daha kolay bozulduğu ve bunları yiyenler arasında zehirlenme vakalarının görüldüğü de hatırlatıldı, çabuk bozulan et, yumurta, süt ve balık gibi besinlerin saklanmasına özen gösterilmesi istendi.
Sıcak saatlerde mümkünse dışarı çıkmayın"
Kardiyoloji Uzmanı Dr. Farşid Farşidfar, sıcağın en yoğun olduğu öğlen saatlerinde mümkünse dışarıya çıkılmamasını önerdi. Farşidfar, böyle dönemlerde günlük iş yoğunluğuna ve alınan besinlere daha çok dikkat edilmesini istedi.
Sağlık için sıcakların önemli bir faktör olduğuna işaret eden Dr. Farşidfar, özellikle tansiyonlu hastaların daha özenli davranmaları gerektiğini kaydetti.
Farşidfar, "Sıcak saatlerde mümkünse dışarı çıkılmamalı. Günlük yürüyüş yapanlar sabah erken saatte veya gece geç saatte yürümelerine devam etsin. Nefes darlığı, kalp hastaları, yüksek rakımlı yerlerde dinlenmeye çalışmasın. Çok yüksek rakımlı yerler kalp ve tansiyon hastalarına iyi gelmez. Bu tür hastalar daha düşük rakımlı yaylaları tercih etsin." dedi.
Yağlı ve ağır yemeklerden de kaçınılmasını, bol sebze ve meyve tüketilmesini isteyen Dr. Farşidfar, terlemeden dolayı sıvı kaybının başta su, meyve suyu, ayran, soda, maden suyu gibi içeceklerle giderilmesini tavsiye etti.
Her yaşta kalp krizinin görülebileceğini fakat erkeklerde 30 - 35 yaş üzerinin risk grubuna girdiğini ifade eden Farşidfar, şeker, tansiyon, kolesterol, yüksek kilonun krizi tetiklediğini anlattı.
Bayanlarda menopoz dönemine kadar fazla bir kalp rahatsızlığı görülmediğini vurgulayan Dr. Farşid Farşidfar, bu aşamadan sonra bayanlarda kalp rahatsızlığının artmaya başladığına dikkat çekti.
Farşidfar, kalbin en iyi dostunun temiz hava, yürüyüş ve stresten uzak bir hayat olduğunu sözlerine ekledi.
Sağlık için sıcakların önemli bir faktör olduğuna işaret eden Dr. Farşidfar, özellikle tansiyonlu hastaların daha özenli davranmaları gerektiğini kaydetti.
Farşidfar, "Sıcak saatlerde mümkünse dışarı çıkılmamalı. Günlük yürüyüş yapanlar sabah erken saatte veya gece geç saatte yürümelerine devam etsin. Nefes darlığı, kalp hastaları, yüksek rakımlı yerlerde dinlenmeye çalışmasın. Çok yüksek rakımlı yerler kalp ve tansiyon hastalarına iyi gelmez. Bu tür hastalar daha düşük rakımlı yaylaları tercih etsin." dedi.
Yağlı ve ağır yemeklerden de kaçınılmasını, bol sebze ve meyve tüketilmesini isteyen Dr. Farşidfar, terlemeden dolayı sıvı kaybının başta su, meyve suyu, ayran, soda, maden suyu gibi içeceklerle giderilmesini tavsiye etti.
Her yaşta kalp krizinin görülebileceğini fakat erkeklerde 30 - 35 yaş üzerinin risk grubuna girdiğini ifade eden Farşidfar, şeker, tansiyon, kolesterol, yüksek kilonun krizi tetiklediğini anlattı.
Bayanlarda menopoz dönemine kadar fazla bir kalp rahatsızlığı görülmediğini vurgulayan Dr. Farşid Farşidfar, bu aşamadan sonra bayanlarda kalp rahatsızlığının artmaya başladığına dikkat çekti.
Farşidfar, kalbin en iyi dostunun temiz hava, yürüyüş ve stresten uzak bir hayat olduğunu sözlerine ekledi.
Tasarruflu ampullerden uzak durun
Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Çerezci, elektronik cihazların yaydığı elektromanyetik radyasyona bazı teknikler kullanarak en az seviyede maruz kalmanın mümkün olabileceğini belirtti.
Prof. Dr. Çerezci, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gündelik yaşamın vazgeçilmez parçası haline gelen elektronik cihazların, yaydıkları elektromanyetik radyasyon nedeniyle insan sağlığı bakımından risk oluşturduğunu söyledi.
Çerezci, elektronik cihazların yaydığı elektromanyetik radyasyona bazı teknikler kullanılarak en az seviyede maruz kalmanın mümkün olduğunu ifade etti.
Elektromanyetik radyasyonun neden olduğu riskin asgari düzeye indirilmemesi durumunda tehlike kavramının ortaya çıkacağına dikkati çeken Çerezci, ''Elektromanyetik radyasyon cep telefonu, yüksek gerilim hatları ve kullandığımız her türlü elektronik cihazlar aracılığıyla hayatımızda bir şekilde risk oluşturuyor. Yapmamız gereken bilinçli bir yaşamı tercih ederek söz konusu riski en aza indirmenin yollarını aramaktır'' dedi.
Elektromanyetik radyasyon açısından elektronik cihazlar sıralanırsa cep telefonunun en ön sıralarda geldiğini bildiren Çerezci, ''Cep telefonları, yüksek gerilim hatları, radyo televizyon kuleleri ciddi şekilde elektromanyetik radyasyon yayıyor. Yüksek gerilim hatları ve radyo televizyon kulelerinin 500 metre yakınında ev bulunmaması lazım'' diye konuştu.
-''ARAÇTA CEP TELEFONUYLA GÖRÜŞMEYİN''-
Cep telefonlarının insan hayatının ayrılmaz parçası haline geldiğini belirten Çerezci, mümkün olduğunca sabit telefonların kullanılması gerektiğini belirterek, şöyle konuştu:
''Cep telefonlarını mümkün olduğunca az ve tekniğine uygun kullanmamız gerekiyor. Araçta mümkün olduğunca cep telefonuyla görüşmememiz gerekiyor. Görüşme sırasında araçta elektromanyetik dalgalar dolaşıyor. Kafesin içine girdiği için cep telefonu yüksek güçte çalışıyor. Elektromanyetik dalga çıkış şansını zorluyor, açık havadaki gibi değil. Bu da araç içindeki elektromanyetik dalganın dolaşmasına ve bulunmasına ortam hazırlıyor. Dolayısıyla 'araç içinde cep telefonu görüşmesi yapabilirsiniz, herhangi bir zarar görme durumu yok' deseler bile araç içinde elektromanyetik radyasyon olacak. Cep telefonu görüşmesi yapacaksak kapalı mekanlarda pencereye yakın yerlerde konuşma yapmamız gerekiyor. Bu durumda cep telefonu baz istasyonuyla daha rahat iletişim kuracak ve daha az dalga yayacaktır. Daha yüksek güç daha fazla radyasyon anlamına geliyor. Telefon görüşmesi yapacaksak koridorda yapmamayı tercih edelim. Kulağımızı pencereye çevirerek görüşme yapmamız lazım. Başımızı pencereye çevirip cep telefonuyla konuştuğumuz sol kulağımız pencere yönünde olmalı. O zaman cep telefonunu sağ kulağımıza tutmayacağız. Bunlar birer teknik.''
Baz istasyonlarının yakında olması halinde cep telefonlarının daha düşük güçte çalışacağını söyleyen Çerezci, şöyle konuştu:
''Bazıları 'Baz istasyonlarını şehrin sadece tepelerine dikelim, şehir içinde olmasın' diyor. 'Baz istasyonları şehir içinde olmasın' demek teknik açıdan mümkün değil. Baz istasyonu yakında olursa cep telefonları daha az güçte çalışacak ve dolayısıyla daha az manyetik radyasyon yayacaktır. Cep telefonsuz hayat düşünmeyeceksek etkilerini minimuma indirmemiz gerekiyor. Temel ilke elektromanyetik radyasyondan en az seviyede etkilenerek yaşamımızı nasıl sürdüreceğimiz konusudur. Bunun yollarını aramamız lazım.''
Şarjı uzun süre giden cep telefonlarını kullanmanın en iyi tercih olacağını ifade eden Çerezci, söz konusu telefonların daha düşük güçte çalışması nedeniyle daha az elektromanyetik radyasyona maruz bırakacağını belirtti.
Cep telefonunun yatarken kesinlikle baş ucuna konulmaması gerektiğini söyleyen Çerezci, şunları kaydetti:
''Cep telefonlarının antenleri arka kısmında olduğu için taşırken ekranı vücudumuza, anteni dışa bakacak şekilde taşımak çok önemli. İlk çağrı alındığı an elektromanyetik radyasyonun an yüksek seviyede olduğu durumdur. Böylece elektromanyetik dalga vücudumuzun iç kısmına değil de dışa doğru yönelecektir. Tersi durumda pantolonumuzda taşıdığımız cep telefonu nedeniyle vücudumuzun alt kısmı elektromanyetik dalga ile ışınlanır. Vücudumuzun alt kısmı bilindiği gibi üreme organlarının bulunduğu bölüm. Su dokularının ve su oranının fazla olduğu bölgelerdir. Vücudumuzun alt bölgesi su oranının fazla olması nedeniyle elektromanyetik radyasyonu ciddi şekilde absorbe (soğurma) eden bir yapıya sahiptir. Bu konularda ihtiyatlı davranmamız lazım. Mümkün olduğunca sabit telefonla görüşmemiz gerekiyor. Eve gittiğimizde belirli bir saatten sonra cep telefonlarını kapatabiliriz.''
-''TASARRUFLU AMPULLERİN YAKININDA DURMAYIN''-
Tasarruflu ampullerin de elektromanyetik radyasyon yaydığına dikkati çeken Prof. Dr. Çerezci, yetkililerin bu konuda vatandaşları uyarması ve nelere dikkat edilmesi gerektiği konusunda bilgilendirmesi gerektiğini söyledi.
Çerezci, şöyle devam etti:
''Enerji tasarrufunu kabul ediyoruz ama ampullerin bazı kullanım şartları olmalı. Öğrencilerin çalışma masalarında tasarruflu ampul kullanmamak lazım. Neden? Çünkü tasarruflu ampullere yakın duruyorsanız çok şiddetli bir radyasyonla baş başa kalırsınız. Bunun için baz istasyonunun yanına gitmeye gerek yok. Baz istasyonunu evinizin içine getirmiş oluyorsunuz. Tasarruflu ampuller yüksek tavanlı odalarda kullanılıyorsa sorun yok, başımız ampulden 1,5 metre uzaktaysa sorun yok ama tabii ki yine de elektromanyetik dalga yayıyor.''
-MİKRODALGA FIRIN KULLANIMI-
Mikrodalga fırınların da bilinçsiz kullanıldığına işaret eden Çerezci, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Mikrodalga fırını mutfakların görselliğini tamamlaması açısından herkesin çok rahat görebileceği yere koyuyorlar. Mikrodalga fırın çalıştığı zaman çocuğun baş hizasında olmamalı. 1,40 metrenin mutlaka üstünde olmalı, insanların en az geçtiği yere konulmalı. Mikrodalga fırının bulunduğu duvarın arkasındaki odada çocuk beşiğinin bulunmamalı. Arka tarafına da sızıntı oluyor. Ön tarafına çok ciddi oranda mikrodalga yayıyor. Çalışırken hiçbir zaman yanında durmayacaksınız. En az bir metre uzağında olacaksınız. Çalışırken 20 santimetre önünden bir çocuk sürekli geçiyorsa çocuğu mikrodalgayla ışınlıyorsunuz demektir. Mikro dalga fırın çalıştığı zaman evinizde baz istasyonu var demektir. Mikrodalga fırının çok yakınındaysanız baz istasyonuyla karşı karşıyasınız demektir.''
Elektromanyetik radyasyondan korunmak için kadınlara kolye, nazarlık ve süs eşyası şeklinde ürünler sunulduğunu, cep telefonuna yapıştırılan etiketler satıldığını kaydeden Çerezci, ''Bu ürünleri inceledik. Elektromanyetik dalgayı azaltıcı hiçbir olumlu etkisine rastlamadık. Bu ürünleri kesinlikle kullanmıyorum, alınmasını da tavsiye etmiyorum'' diye konuştu.
Prof. Dr. Çerezci, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gündelik yaşamın vazgeçilmez parçası haline gelen elektronik cihazların, yaydıkları elektromanyetik radyasyon nedeniyle insan sağlığı bakımından risk oluşturduğunu söyledi.
Çerezci, elektronik cihazların yaydığı elektromanyetik radyasyona bazı teknikler kullanılarak en az seviyede maruz kalmanın mümkün olduğunu ifade etti.
Elektromanyetik radyasyonun neden olduğu riskin asgari düzeye indirilmemesi durumunda tehlike kavramının ortaya çıkacağına dikkati çeken Çerezci, ''Elektromanyetik radyasyon cep telefonu, yüksek gerilim hatları ve kullandığımız her türlü elektronik cihazlar aracılığıyla hayatımızda bir şekilde risk oluşturuyor. Yapmamız gereken bilinçli bir yaşamı tercih ederek söz konusu riski en aza indirmenin yollarını aramaktır'' dedi.
Elektromanyetik radyasyon açısından elektronik cihazlar sıralanırsa cep telefonunun en ön sıralarda geldiğini bildiren Çerezci, ''Cep telefonları, yüksek gerilim hatları, radyo televizyon kuleleri ciddi şekilde elektromanyetik radyasyon yayıyor. Yüksek gerilim hatları ve radyo televizyon kulelerinin 500 metre yakınında ev bulunmaması lazım'' diye konuştu.
-''ARAÇTA CEP TELEFONUYLA GÖRÜŞMEYİN''-
Cep telefonlarının insan hayatının ayrılmaz parçası haline geldiğini belirten Çerezci, mümkün olduğunca sabit telefonların kullanılması gerektiğini belirterek, şöyle konuştu:
''Cep telefonlarını mümkün olduğunca az ve tekniğine uygun kullanmamız gerekiyor. Araçta mümkün olduğunca cep telefonuyla görüşmememiz gerekiyor. Görüşme sırasında araçta elektromanyetik dalgalar dolaşıyor. Kafesin içine girdiği için cep telefonu yüksek güçte çalışıyor. Elektromanyetik dalga çıkış şansını zorluyor, açık havadaki gibi değil. Bu da araç içindeki elektromanyetik dalganın dolaşmasına ve bulunmasına ortam hazırlıyor. Dolayısıyla 'araç içinde cep telefonu görüşmesi yapabilirsiniz, herhangi bir zarar görme durumu yok' deseler bile araç içinde elektromanyetik radyasyon olacak. Cep telefonu görüşmesi yapacaksak kapalı mekanlarda pencereye yakın yerlerde konuşma yapmamız gerekiyor. Bu durumda cep telefonu baz istasyonuyla daha rahat iletişim kuracak ve daha az dalga yayacaktır. Daha yüksek güç daha fazla radyasyon anlamına geliyor. Telefon görüşmesi yapacaksak koridorda yapmamayı tercih edelim. Kulağımızı pencereye çevirerek görüşme yapmamız lazım. Başımızı pencereye çevirip cep telefonuyla konuştuğumuz sol kulağımız pencere yönünde olmalı. O zaman cep telefonunu sağ kulağımıza tutmayacağız. Bunlar birer teknik.''
Baz istasyonlarının yakında olması halinde cep telefonlarının daha düşük güçte çalışacağını söyleyen Çerezci, şöyle konuştu:
''Bazıları 'Baz istasyonlarını şehrin sadece tepelerine dikelim, şehir içinde olmasın' diyor. 'Baz istasyonları şehir içinde olmasın' demek teknik açıdan mümkün değil. Baz istasyonu yakında olursa cep telefonları daha az güçte çalışacak ve dolayısıyla daha az manyetik radyasyon yayacaktır. Cep telefonsuz hayat düşünmeyeceksek etkilerini minimuma indirmemiz gerekiyor. Temel ilke elektromanyetik radyasyondan en az seviyede etkilenerek yaşamımızı nasıl sürdüreceğimiz konusudur. Bunun yollarını aramamız lazım.''
Şarjı uzun süre giden cep telefonlarını kullanmanın en iyi tercih olacağını ifade eden Çerezci, söz konusu telefonların daha düşük güçte çalışması nedeniyle daha az elektromanyetik radyasyona maruz bırakacağını belirtti.
Cep telefonunun yatarken kesinlikle baş ucuna konulmaması gerektiğini söyleyen Çerezci, şunları kaydetti:
''Cep telefonlarının antenleri arka kısmında olduğu için taşırken ekranı vücudumuza, anteni dışa bakacak şekilde taşımak çok önemli. İlk çağrı alındığı an elektromanyetik radyasyonun an yüksek seviyede olduğu durumdur. Böylece elektromanyetik dalga vücudumuzun iç kısmına değil de dışa doğru yönelecektir. Tersi durumda pantolonumuzda taşıdığımız cep telefonu nedeniyle vücudumuzun alt kısmı elektromanyetik dalga ile ışınlanır. Vücudumuzun alt kısmı bilindiği gibi üreme organlarının bulunduğu bölüm. Su dokularının ve su oranının fazla olduğu bölgelerdir. Vücudumuzun alt bölgesi su oranının fazla olması nedeniyle elektromanyetik radyasyonu ciddi şekilde absorbe (soğurma) eden bir yapıya sahiptir. Bu konularda ihtiyatlı davranmamız lazım. Mümkün olduğunca sabit telefonla görüşmemiz gerekiyor. Eve gittiğimizde belirli bir saatten sonra cep telefonlarını kapatabiliriz.''
-''TASARRUFLU AMPULLERİN YAKININDA DURMAYIN''-
Tasarruflu ampullerin de elektromanyetik radyasyon yaydığına dikkati çeken Prof. Dr. Çerezci, yetkililerin bu konuda vatandaşları uyarması ve nelere dikkat edilmesi gerektiği konusunda bilgilendirmesi gerektiğini söyledi.
Çerezci, şöyle devam etti:
''Enerji tasarrufunu kabul ediyoruz ama ampullerin bazı kullanım şartları olmalı. Öğrencilerin çalışma masalarında tasarruflu ampul kullanmamak lazım. Neden? Çünkü tasarruflu ampullere yakın duruyorsanız çok şiddetli bir radyasyonla baş başa kalırsınız. Bunun için baz istasyonunun yanına gitmeye gerek yok. Baz istasyonunu evinizin içine getirmiş oluyorsunuz. Tasarruflu ampuller yüksek tavanlı odalarda kullanılıyorsa sorun yok, başımız ampulden 1,5 metre uzaktaysa sorun yok ama tabii ki yine de elektromanyetik dalga yayıyor.''
-MİKRODALGA FIRIN KULLANIMI-
Mikrodalga fırınların da bilinçsiz kullanıldığına işaret eden Çerezci, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Mikrodalga fırını mutfakların görselliğini tamamlaması açısından herkesin çok rahat görebileceği yere koyuyorlar. Mikrodalga fırın çalıştığı zaman çocuğun baş hizasında olmamalı. 1,40 metrenin mutlaka üstünde olmalı, insanların en az geçtiği yere konulmalı. Mikrodalga fırının bulunduğu duvarın arkasındaki odada çocuk beşiğinin bulunmamalı. Arka tarafına da sızıntı oluyor. Ön tarafına çok ciddi oranda mikrodalga yayıyor. Çalışırken hiçbir zaman yanında durmayacaksınız. En az bir metre uzağında olacaksınız. Çalışırken 20 santimetre önünden bir çocuk sürekli geçiyorsa çocuğu mikrodalgayla ışınlıyorsunuz demektir. Mikro dalga fırın çalıştığı zaman evinizde baz istasyonu var demektir. Mikrodalga fırının çok yakınındaysanız baz istasyonuyla karşı karşıyasınız demektir.''
Elektromanyetik radyasyondan korunmak için kadınlara kolye, nazarlık ve süs eşyası şeklinde ürünler sunulduğunu, cep telefonuna yapıştırılan etiketler satıldığını kaydeden Çerezci, ''Bu ürünleri inceledik. Elektromanyetik dalgayı azaltıcı hiçbir olumlu etkisine rastlamadık. Bu ürünleri kesinlikle kullanmıyorum, alınmasını da tavsiye etmiyorum'' diye konuştu.
10 Milyon Kişiye Domuz Gribi Aşısı
10 Milyon Kişiye Domuz Gribi Aşısı
Sağlık Bakanlığı, eylül sonu-ekim başında piyasaya çıkması beklenen domuz gribi (A/H1N1) aşısını, kronik hastalığı olanlar, 65 yaşın üzerindekiler, sağlık personeli ve önemli kamu hizmeti gören 10 milyon dolayında kişiye ücretsiz uygulamayı planlıyor. Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Turan Buzgan, 18 yaşın altındakiler için ruhsatı olmayan aşının çoklu dozlarda piyasaya sürüleceğini, mevsimsel grip aşısındaki gibi piyasada tekli dozlar halinde satılma ihtimalinin az da olsa bulunduğunu bildirdi.
Sağlık Bakanlığı, eylül sonu-ekim başında piyasaya çıkması beklenen domuz gribi (A/H1N1) aşısını, kronik hastalığı olanlar, 65 yaşın üzerindekiler, sağlık personeli ve önemli kamu hizmeti gören 10 milyon dolayında kişiye ücretsiz uygulamayı planlıyor. Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Turan Buzgan, 18 yaşın altındakiler için ruhsatı olmayan aşının çoklu dozlarda piyasaya sürüleceğini, mevsimsel grip aşısındaki gibi piyasada tekli dozlar halinde satılma ihtimalinin az da olsa bulunduğunu bildirdi.
Güneş çarpmalarına dikkat
Emacıoğlu, yaz aylarında sadece güneşten değil, yanlış beslenme tarzından da korunulmasının önemli olduğunu vurguladı.
Sezon ve günlerin uzaması nedeniyle beslenme alışkanlıklarında değişimler yaşanabileceğini belirten Elmacıoğlu, dikkat edilmemesi halinde bunun sağlığı olumsuz etkileyebileceğine söyledi.
Güneş çarpmalarının yanı sıra özellikle gıda zehirlenmeleri ve sıvı kaybının neden olduğu rahatsızlıklara dikkat edilmesini isteyen Elmacıoğlu, şunları kaydetti:
“Yaz boyunca bedenimizi yorgun düşürmemek adına, az ve sık beslenmeye özen göstermek ve öğün atlamamak gerekir. Sıcaklar nedeniyle oluşan iştahsızlığın önüne geçmek ve sindirim sistemini rahatlatmak amacıyla hafif ve su içeriği yüksek besinler sıklıkla tercih edilmelidir. Sofralardan salatalar, zeytinyağlı sebze yemekleri ve meyveler eksik olmamalıdır. Özellikle sıcak havalarda açıkta satılan gıdalardan uzak durulmalıdır. Hazırlanan besinler soğutucuda muhafaza edilmeli, açıkta bekletilmemelidir. Sıcakta kısa sürede bozulan besinler zehirlenmelere neden olur.”
Elmacıoğlu, yaz aylarında artan sıcaklıkların bebek, çocuk, yaşlı ve hamileler ile tansiyon, kalp, şeker gibi kronik hastalıkları bulunan kişilerde sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden olabileceğini bunun için de beslenmenin önem taşıdığını bildirdi.
Sıcak yaz aylarında besinler seçilirken hafif ve sulu gıdaların tercih edilmesini öneren Elmacıoğlu, şunları söyledi:
“Kızartma ve aşırı yağlı besinler yerine taze sebze ve meyvelere ağırlık verilmelidir. Yaz aylarında vücut direncini artırmak, vücudun yeterli miktarda vitamin ve mineral alımını sağlamak için, her gün birkaç porsiyon meyve ve sebze tüketilmelidir. Ayrıca, mercimek, nohut gibi besinlere sofrada yer verilmeli, fırında pişirme, ızgara ve haşlama yöntemleriyle hazırlanan besinler tercih edilmelidir.”
Yaz mevsimi beslenmesinde meyve tüketiminin ayrı bir önemi olduğunu da ifade eden Elmacıoğlu, meyvelerin lezzetleri dışında yoğun antioksidan içerikleri nedeniyle de sıklıkla tercih edilmesi gerektiğini belirtti.
MEYVELER
Elmacıoğlu, karpuz ve kavunun vücuttaki toksinleri atmaya yardımcı olduğunu, şeftalinin cilt sağlığını koruduğunu, kiraz, vişne ve kırmızı erik gibi meyvelerin ise içerdikleri biyoaktif öğeler ile kansere yakalanma riskini azaltığını vurguladı.
Yaz aylarında su tüketiminin de ayrı bir önemi olduğunu ifade eden Elmacıoğlu, şu bilgileri verdi:
“Günlük su ihtiyacı diğer mevsimlere göre artan terleme nedeni ile yaklaşık iki katına yani 2,5-3 litreye ulaşır. Bu nedenle yazın daha fazla ve sıkça su tüketilmelidir. Sıcaklarda aşırı terleme sonucu vücuttan suyla beraber, sodyum, potasyum gibi mineraller de atıldığı için bu durum halsizlik, nabız zayıflığı, yorgunluk ve dolaşım bozukluklarına yol açabilmektedir. Sıvı kaybını önlemek için günde en az 2-2.5 litre su içmeye özen gösterilmelidir.”
Elmacığlu, asitli ve gazlı içecekler yerine süt, ayran, taze sıkılmış meyve suları, bitki ve meyve çaylarının tercih edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Sezon ve günlerin uzaması nedeniyle beslenme alışkanlıklarında değişimler yaşanabileceğini belirten Elmacıoğlu, dikkat edilmemesi halinde bunun sağlığı olumsuz etkileyebileceğine söyledi.
Güneş çarpmalarının yanı sıra özellikle gıda zehirlenmeleri ve sıvı kaybının neden olduğu rahatsızlıklara dikkat edilmesini isteyen Elmacıoğlu, şunları kaydetti:
“Yaz boyunca bedenimizi yorgun düşürmemek adına, az ve sık beslenmeye özen göstermek ve öğün atlamamak gerekir. Sıcaklar nedeniyle oluşan iştahsızlığın önüne geçmek ve sindirim sistemini rahatlatmak amacıyla hafif ve su içeriği yüksek besinler sıklıkla tercih edilmelidir. Sofralardan salatalar, zeytinyağlı sebze yemekleri ve meyveler eksik olmamalıdır. Özellikle sıcak havalarda açıkta satılan gıdalardan uzak durulmalıdır. Hazırlanan besinler soğutucuda muhafaza edilmeli, açıkta bekletilmemelidir. Sıcakta kısa sürede bozulan besinler zehirlenmelere neden olur.”
Elmacıoğlu, yaz aylarında artan sıcaklıkların bebek, çocuk, yaşlı ve hamileler ile tansiyon, kalp, şeker gibi kronik hastalıkları bulunan kişilerde sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden olabileceğini bunun için de beslenmenin önem taşıdığını bildirdi.
Sıcak yaz aylarında besinler seçilirken hafif ve sulu gıdaların tercih edilmesini öneren Elmacıoğlu, şunları söyledi:
“Kızartma ve aşırı yağlı besinler yerine taze sebze ve meyvelere ağırlık verilmelidir. Yaz aylarında vücut direncini artırmak, vücudun yeterli miktarda vitamin ve mineral alımını sağlamak için, her gün birkaç porsiyon meyve ve sebze tüketilmelidir. Ayrıca, mercimek, nohut gibi besinlere sofrada yer verilmeli, fırında pişirme, ızgara ve haşlama yöntemleriyle hazırlanan besinler tercih edilmelidir.”
Yaz mevsimi beslenmesinde meyve tüketiminin ayrı bir önemi olduğunu da ifade eden Elmacıoğlu, meyvelerin lezzetleri dışında yoğun antioksidan içerikleri nedeniyle de sıklıkla tercih edilmesi gerektiğini belirtti.
MEYVELER
Elmacıoğlu, karpuz ve kavunun vücuttaki toksinleri atmaya yardımcı olduğunu, şeftalinin cilt sağlığını koruduğunu, kiraz, vişne ve kırmızı erik gibi meyvelerin ise içerdikleri biyoaktif öğeler ile kansere yakalanma riskini azaltığını vurguladı.
Yaz aylarında su tüketiminin de ayrı bir önemi olduğunu ifade eden Elmacıoğlu, şu bilgileri verdi:
“Günlük su ihtiyacı diğer mevsimlere göre artan terleme nedeni ile yaklaşık iki katına yani 2,5-3 litreye ulaşır. Bu nedenle yazın daha fazla ve sıkça su tüketilmelidir. Sıcaklarda aşırı terleme sonucu vücuttan suyla beraber, sodyum, potasyum gibi mineraller de atıldığı için bu durum halsizlik, nabız zayıflığı, yorgunluk ve dolaşım bozukluklarına yol açabilmektedir. Sıvı kaybını önlemek için günde en az 2-2.5 litre su içmeye özen gösterilmelidir.”
Elmacığlu, asitli ve gazlı içecekler yerine süt, ayran, taze sıkılmış meyve suları, bitki ve meyve çaylarının tercih edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Kocanızı Baba Yapma Yolları
Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi'nden Uzm. Psk. Neşe Özkarslı anlattı:
"Toplumlarda erkek ve kadın cinsinin rolleri çoğunlukla keskin sınırlarla belirlenmiştir. Bu rol sınırları ne kadar keskin olursa o kadar cinsler birbirlerinden uzaklaşırlar. Ortak konular azalır ve herkes kendi işini, sorumluluklarını yapar. Bunun dışındakiler kabul edilemez olurlar. Her iki cinste kendilerine bir yaşam alanı seçmişlerdir. Çok fazla bu konu artık düşünülmez, yargılanmaz hatta değiştirilmeye kalkılmaz. Değiştirilmeye kalkıldığında kıyametler kopar, dünya yerinden oynar.
Katı sınırların çizildiği topluluklarda kadın ev içi görevleri, erkek ev dışı görevleri alır.
Erkeğin çalışarak evi geçindirmesi en önemli sorumluluk alanı içine girer. Şehirleşen topluluklarda bile kadın ve erkek birlikte çalışsa bile evin geçiminden kadının sorumlu olduğu aileler yok denecek kadar azdır. Aksi düşünülürse, kadının çalıştığı ve geçimi sağladığı, erkeğin işten gelip mutfağa, oradan çocukları ile ilgilenmeye koşuştuğu, karısına kahve yaptığını düşünmek çok normal gelmez insanlara.
Özünde toplumumuzda koyduğumuz sınırlar veya kurallar aslında şartlanmışlıklar üstüne inşa edilmiş alışkanlıklarımızdır. Erkek ve kadın rolü bunun üzerine şekillenir. Kimse de bu rolleri bırakmak istemez. Son yıllarda kadının ezilmişliği veya sömürülmesi konuları gündeme oturdukça kadın bazı rollerini değiştirme çabaları göstermektedir. Her değişim gibi bu da zorlu ve zaman zaman kabul edilemez durumlar olarak değerlendirilebilir. Ancak bilimsel bazı gerçeklerin ortaya çıkması kafaları karıştırmaya başlamıştır bile.
Bilim, insan psikolojisi, kadın hakları, evlilik ilişkileri, iletişim becerileri gibi konular sanki toplumu derinden sarsacak değişimleri hazırlamaktadır. Hadi hayırlısı diye gelişim ve değişim zamanını takip etmek sosyal psikologlara kalmaktadır.
Değişen toplumlar değişen eğitim şekillerini de beraberinde getiriler. Birbirine zincirlere reaksiyon gösteren gelişim süreci içinde işin başlangıcı aile olmaktadır. Toplumu değiştirmek isterseniz aileden başlamalısınız. En temel olgunun aile olduğunu unutmamalısınız. Aile içinde yaptığınız her değişim topluma çok kolay sirayet eder.
Bir babanın çocuğunu ana kucağında ve karnının üzerinde dolaştırdığını gördüğünüz gün kısa bir süre sonra bahar çiçekleri gibi başka babaları da görmeye başladığınız günün başlangıcı olacaktır. Önceleri garip gelen davranış birkaç zaman sonra kadınların ilgisi karşısında teslim bayrağını çekmiş ve durumundan memnun güler yüzlü erkeklerle dolacaktır.
bebek bezi seçen bir babaya markette her zaman tüm kadınlar çok sevecen yaklaşır ve hatta yardım teklifinde bulunurlar. En azından karşı cinsin bu kadar yoğun ilgisini çeken erkek yada çektiğinizi gören diğer erkekler için olumlu etki kolaylıkla salgın hastalık gibi yayılıverir.
Tabii bu işin mizah yönü. Kişisel gelişimde bir kişinin kendi yetenek ve ilgilerinin gelişmesine yardımcı olacak her türlü yaklaşım yada öğrenmenin olumlu etkisi vardır. biyolojik babalıktan gerçek babalığa yolculuğun zevki zaman içinde keşfedilmekte ve bebek yetiştirmek konusunda paylaşılan roller ortak çözümler niteliğine dönüşmektedir. Bu noktada kadının en iyiyi yaptığına dair tabularında yavaş yavaş yıkılma zamanı gelmiştir. Öğrenme isteği, çalışma, paylaşım gibi duygular erkeği çocuk bakmakta kısa zamanda ustalaştırmakta, aile kavramını güçlendirerek farklı aile modelleri yaratmaktadır. Kadının sosyal ortamda farklı rollere bürünmeyi istemesi, örneğin çalışmak istemesi ya da bilgi ve beceri kurslarına giderek aktif yaşama geçmek istemesi erkeğin ev ve çocuk sorumluluğunu paylaşmasına da sebep olmaktadır. Mutfağa biraz daha fazla giren, çocuğunu besleyen, gece nöbetine katılan, çocuklarını hafta sonu parka, sinemaya götüren babalar artık kanıksanacak kadar fazla sayıdadır.
Bir bebeğin bakımını kadın doğuştan bilemez. Koruyucu duygular ve annelik hormonlarının etkisi biz kadınların bu işleri öğrenmek için motivasyonunu hızlandırır o kadar. Bir baba da isterse kadın kadar beceri sahibi olabilir. Hatta kadından daha başarılı bile olacağı kanaatindeyim. Biz kadınların fazla koruyucu tutumları ruhsal gelişimleri açısından çocukların sağlıksız yetişmelerine neden olmaktadır diye düşünüyorum. Babalar bu işi ele aldıklarında daha sağlıklı toplumlar oluşacağından eminim. Siz hiç elinde kaşıkla çocuğunun arkasından koşup bir lokma için yalvaran bir baba gördünüz mü? Yada sokağa çıkarken arkasından koşup orasını burasını sıkıca kapatıp, paltosunun önünü ilikleyip atlısını sıkıca bağlayan ve yanakları sıcaktan kızarmış çocuğun arkasından memnuniyetle el sallayan bir baba? Yada çocuk parkında kaydıraktan kayarken pantolonunun kenarından düşmesin diye sıkıca tutup gönlünce kaymasına engel olan veya site içinde dahi yürürken çocuğun elinden sıkı sıkı tutan bir baba? Bunlar aslında yapılmamasının gelişim açısından ana-babalara tavsiye edildiği durumlar değimlidir.
Bu uyarılar karşısında babalar annelere "Duy duyda öğren" der gibi baş salladıkları annelerin başlarını öne eğdikleri durumlar değimidir. Aslında kadınlar bu çocuk yetiştirme ve bakım görevlerinin bir kısmını babalara bırakabilirlerse her açıdan daha sağlıklı bir aile ve toplum yaratmış olacağız.
Babaların gerçek babalığa geçmeleri için tavsiyeler.
Anneler:
" Ben bilirim, ben yaparım psikolojisinden çıkın.
" Babalara güvenin. Onlar en az anneler kadar bu konuda duyarlıdırlar.
" Başlangıçta onları odada yalnız bırakın. Bu süre gün geçtikçe uzayarak devam
edebilir.
" Özel zamanlarınızda kendinize zaman ayırın ve bebekleri babaya teslim edin.
Bu kendinize bakmak için yeterli zaman ve eşinize farklı bir ödül kazandıracaktır. Sizi bakımlı ve güzel görmeyi her koca ister.
" Babanın çocuğunun bakımı için her yaptığı davranışı sözel olarak ödüllendirin
Bu o davranışı daha sevgi dolu ve istekli tekrarlayacağı anlamına gelir.
" Altını değiştirme veya besleme görevini paylaştığınızda çocuğun ne kadar huzurlu ve mutlu olduğunun ipuçlarını gösterin.
" Bazı bakım görevlerini sizden daha iyi yaptığını itiraf edin. Hatta işin inceliklerini ondan öğrenme hevesini bile gösterebilirsiniz.
" Çevrenizde bu işleri hiç onaylamayan arkadaşlarınız varsa onların yanında konuyu fazla açmayın. Gurur kırıcı olarak niteleyip eşinizin vazgeçmesine neden olabilirler.
" Aile büyüklerinin yanında dikkatli davranın. Olumsuz yargılamalar veya suçlamalarla karşılaşabilirsiniz.
" Hata yaptıklarında bunu öğrenmek için bir fırsat olarak görmelerini sağlayın ve en kısa zamanda tekrar ettirin. Hatta sizin öğrenirken daha fazla hata yaptığınızı itiraf edin.
" O bebekle ilgilenirken sizde eşinizle ilgilenin. Kendini özel hissedecektir. Mesela çok sevdiği bir yemeği yapabilir, yada saçlarını okşayarak ilginizi belli edebilirsiniz."
"Toplumlarda erkek ve kadın cinsinin rolleri çoğunlukla keskin sınırlarla belirlenmiştir. Bu rol sınırları ne kadar keskin olursa o kadar cinsler birbirlerinden uzaklaşırlar. Ortak konular azalır ve herkes kendi işini, sorumluluklarını yapar. Bunun dışındakiler kabul edilemez olurlar. Her iki cinste kendilerine bir yaşam alanı seçmişlerdir. Çok fazla bu konu artık düşünülmez, yargılanmaz hatta değiştirilmeye kalkılmaz. Değiştirilmeye kalkıldığında kıyametler kopar, dünya yerinden oynar.
Katı sınırların çizildiği topluluklarda kadın ev içi görevleri, erkek ev dışı görevleri alır.
Erkeğin çalışarak evi geçindirmesi en önemli sorumluluk alanı içine girer. Şehirleşen topluluklarda bile kadın ve erkek birlikte çalışsa bile evin geçiminden kadının sorumlu olduğu aileler yok denecek kadar azdır. Aksi düşünülürse, kadının çalıştığı ve geçimi sağladığı, erkeğin işten gelip mutfağa, oradan çocukları ile ilgilenmeye koşuştuğu, karısına kahve yaptığını düşünmek çok normal gelmez insanlara.
Özünde toplumumuzda koyduğumuz sınırlar veya kurallar aslında şartlanmışlıklar üstüne inşa edilmiş alışkanlıklarımızdır. Erkek ve kadın rolü bunun üzerine şekillenir. Kimse de bu rolleri bırakmak istemez. Son yıllarda kadının ezilmişliği veya sömürülmesi konuları gündeme oturdukça kadın bazı rollerini değiştirme çabaları göstermektedir. Her değişim gibi bu da zorlu ve zaman zaman kabul edilemez durumlar olarak değerlendirilebilir. Ancak bilimsel bazı gerçeklerin ortaya çıkması kafaları karıştırmaya başlamıştır bile.
Bilim, insan psikolojisi, kadın hakları, evlilik ilişkileri, iletişim becerileri gibi konular sanki toplumu derinden sarsacak değişimleri hazırlamaktadır. Hadi hayırlısı diye gelişim ve değişim zamanını takip etmek sosyal psikologlara kalmaktadır.
Değişen toplumlar değişen eğitim şekillerini de beraberinde getiriler. Birbirine zincirlere reaksiyon gösteren gelişim süreci içinde işin başlangıcı aile olmaktadır. Toplumu değiştirmek isterseniz aileden başlamalısınız. En temel olgunun aile olduğunu unutmamalısınız. Aile içinde yaptığınız her değişim topluma çok kolay sirayet eder.
Bir babanın çocuğunu ana kucağında ve karnının üzerinde dolaştırdığını gördüğünüz gün kısa bir süre sonra bahar çiçekleri gibi başka babaları da görmeye başladığınız günün başlangıcı olacaktır. Önceleri garip gelen davranış birkaç zaman sonra kadınların ilgisi karşısında teslim bayrağını çekmiş ve durumundan memnun güler yüzlü erkeklerle dolacaktır.
bebek bezi seçen bir babaya markette her zaman tüm kadınlar çok sevecen yaklaşır ve hatta yardım teklifinde bulunurlar. En azından karşı cinsin bu kadar yoğun ilgisini çeken erkek yada çektiğinizi gören diğer erkekler için olumlu etki kolaylıkla salgın hastalık gibi yayılıverir.
Tabii bu işin mizah yönü. Kişisel gelişimde bir kişinin kendi yetenek ve ilgilerinin gelişmesine yardımcı olacak her türlü yaklaşım yada öğrenmenin olumlu etkisi vardır. biyolojik babalıktan gerçek babalığa yolculuğun zevki zaman içinde keşfedilmekte ve bebek yetiştirmek konusunda paylaşılan roller ortak çözümler niteliğine dönüşmektedir. Bu noktada kadının en iyiyi yaptığına dair tabularında yavaş yavaş yıkılma zamanı gelmiştir. Öğrenme isteği, çalışma, paylaşım gibi duygular erkeği çocuk bakmakta kısa zamanda ustalaştırmakta, aile kavramını güçlendirerek farklı aile modelleri yaratmaktadır. Kadının sosyal ortamda farklı rollere bürünmeyi istemesi, örneğin çalışmak istemesi ya da bilgi ve beceri kurslarına giderek aktif yaşama geçmek istemesi erkeğin ev ve çocuk sorumluluğunu paylaşmasına da sebep olmaktadır. Mutfağa biraz daha fazla giren, çocuğunu besleyen, gece nöbetine katılan, çocuklarını hafta sonu parka, sinemaya götüren babalar artık kanıksanacak kadar fazla sayıdadır.
Bir bebeğin bakımını kadın doğuştan bilemez. Koruyucu duygular ve annelik hormonlarının etkisi biz kadınların bu işleri öğrenmek için motivasyonunu hızlandırır o kadar. Bir baba da isterse kadın kadar beceri sahibi olabilir. Hatta kadından daha başarılı bile olacağı kanaatindeyim. Biz kadınların fazla koruyucu tutumları ruhsal gelişimleri açısından çocukların sağlıksız yetişmelerine neden olmaktadır diye düşünüyorum. Babalar bu işi ele aldıklarında daha sağlıklı toplumlar oluşacağından eminim. Siz hiç elinde kaşıkla çocuğunun arkasından koşup bir lokma için yalvaran bir baba gördünüz mü? Yada sokağa çıkarken arkasından koşup orasını burasını sıkıca kapatıp, paltosunun önünü ilikleyip atlısını sıkıca bağlayan ve yanakları sıcaktan kızarmış çocuğun arkasından memnuniyetle el sallayan bir baba? Yada çocuk parkında kaydıraktan kayarken pantolonunun kenarından düşmesin diye sıkıca tutup gönlünce kaymasına engel olan veya site içinde dahi yürürken çocuğun elinden sıkı sıkı tutan bir baba? Bunlar aslında yapılmamasının gelişim açısından ana-babalara tavsiye edildiği durumlar değimlidir.
Bu uyarılar karşısında babalar annelere "Duy duyda öğren" der gibi baş salladıkları annelerin başlarını öne eğdikleri durumlar değimidir. Aslında kadınlar bu çocuk yetiştirme ve bakım görevlerinin bir kısmını babalara bırakabilirlerse her açıdan daha sağlıklı bir aile ve toplum yaratmış olacağız.
Babaların gerçek babalığa geçmeleri için tavsiyeler.
Anneler:
" Ben bilirim, ben yaparım psikolojisinden çıkın.
" Babalara güvenin. Onlar en az anneler kadar bu konuda duyarlıdırlar.
" Başlangıçta onları odada yalnız bırakın. Bu süre gün geçtikçe uzayarak devam
edebilir.
" Özel zamanlarınızda kendinize zaman ayırın ve bebekleri babaya teslim edin.
Bu kendinize bakmak için yeterli zaman ve eşinize farklı bir ödül kazandıracaktır. Sizi bakımlı ve güzel görmeyi her koca ister.
" Babanın çocuğunun bakımı için her yaptığı davranışı sözel olarak ödüllendirin
Bu o davranışı daha sevgi dolu ve istekli tekrarlayacağı anlamına gelir.
" Altını değiştirme veya besleme görevini paylaştığınızda çocuğun ne kadar huzurlu ve mutlu olduğunun ipuçlarını gösterin.
" Bazı bakım görevlerini sizden daha iyi yaptığını itiraf edin. Hatta işin inceliklerini ondan öğrenme hevesini bile gösterebilirsiniz.
" Çevrenizde bu işleri hiç onaylamayan arkadaşlarınız varsa onların yanında konuyu fazla açmayın. Gurur kırıcı olarak niteleyip eşinizin vazgeçmesine neden olabilirler.
" Aile büyüklerinin yanında dikkatli davranın. Olumsuz yargılamalar veya suçlamalarla karşılaşabilirsiniz.
" Hata yaptıklarında bunu öğrenmek için bir fırsat olarak görmelerini sağlayın ve en kısa zamanda tekrar ettirin. Hatta sizin öğrenirken daha fazla hata yaptığınızı itiraf edin.
" O bebekle ilgilenirken sizde eşinizle ilgilenin. Kendini özel hissedecektir. Mesela çok sevdiği bir yemeği yapabilir, yada saçlarını okşayarak ilginizi belli edebilirsiniz."
Dondurma tüketimine dikkat
Sağlıklı koşullarda saklanmamış dondurmalar sağlığı tehdit ediyor.
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, havaların ısınmasıyla birlikte dondurma tüketimi konusunda uyarıda bulundu.
Bslenme, fiziksel aktivite, obezite ve sağlık konularında daha geniş kitlelere ulaşabilmeyi sağlamak amacıyla bir web sayfası hazırlayan Sağlık Bakanlığı, beslenmeyle ilgili uzman görüşlerine yer veriyor. 'www.beslenme.saglik.gov.tr' adlı sitede, yaklaşan yaz mevsimi öncesi dondurma tüketimiyle ilgili uyarıda bulunan Bakanlık, yeterli ve dengeli beslenme için her gün tüketilmesi gereken süt ve süt ürünleri grubunda yer alan dondurmanın; protein, karbonhidrat ve yağın yanı sıra A, B, C, D, E vitaminleri, kalsiyum, fosfor, magnezyum, sodyum, potasyum, demir ve çinko gibi mineralleri içerdiğini belirtti. Sitede yeralan açıklamada, dondurmanın temel yapımında sütün yanı sıra şeker, çeşitli meyveler, çikolata, kakao, fındık, fıstık, karamel, glikoz şurubu, bitkisel yağ, süt yağı, sahlep, kıvam vericiler, doğal ve doğala özdeş aromanın da bulunduğu hatırlatıldı.
Dondurmanın her ne kadar besleyici değeri yüksek bir gıda olsa da, sağlıklı koşullarda üretilmemiş veya saklanmamış dondurmaların sağlığı tehdit eder hale gelebildiğinin vurgulandığı açıklamada, "Bu nedenle sağlık koşullarına uygun ortamda üretilen, gerektiği şekilde korunan ve sağlıklı ambalajlarda satışa sunulan dondurmalar ve buzlu içecekler tüketilmeli; bu tür besinler güvenilir olmayan yerlerden satın alınmamalıdır. Dondurma tüketilirken dikkat edilmesi gereken en önemli husus, sağlıklı ve hijyenik şartlarda hazırlanmış olmasıdır. Bunun için de dondurmanın pastörize sütten yapılması ve hijyenik koşullarda üretilmesi çok önemlidir. süt, mikroorganizmaların üremesi için çok iyi bir ortamdır. Sağlıksız koşullarda üretilen dondurmada bakteriler kolaylıkla üreyebilir ve zevkle yediğimiz dondurma sağlığı bozucu hale gelebilir. Bu nedenle özellikle açıkta satılan dondurmalar ve buzlu içecekler satın alınırken dikkatli olunmalı, güvenilir olmayan yerlerden, sokak satıcılarından dondurma satın alınmamalıdır. Paketlenmiş dondurmalar ve buzlu gıdalarda ise paket üzerindeki etiket okunmalı, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı üretim/ithalat izninin olup olmadığına, son kullanma tarihine dikkat edilmeli, izinsiz ve/veya son kullanma tarihi geçmiş ürünler asla satın alınmamalıdır. Ayrıca bu tür gıdaların servis edildiği soğutucunun yeterli soğuklukta ve çalışıyor durumda olması da göz ardı edilmemelidir" ifadeleri yeraldı.
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, havaların ısınmasıyla birlikte dondurma tüketimi konusunda uyarıda bulundu.
Bslenme, fiziksel aktivite, obezite ve sağlık konularında daha geniş kitlelere ulaşabilmeyi sağlamak amacıyla bir web sayfası hazırlayan Sağlık Bakanlığı, beslenmeyle ilgili uzman görüşlerine yer veriyor. 'www.beslenme.saglik.gov.tr' adlı sitede, yaklaşan yaz mevsimi öncesi dondurma tüketimiyle ilgili uyarıda bulunan Bakanlık, yeterli ve dengeli beslenme için her gün tüketilmesi gereken süt ve süt ürünleri grubunda yer alan dondurmanın; protein, karbonhidrat ve yağın yanı sıra A, B, C, D, E vitaminleri, kalsiyum, fosfor, magnezyum, sodyum, potasyum, demir ve çinko gibi mineralleri içerdiğini belirtti. Sitede yeralan açıklamada, dondurmanın temel yapımında sütün yanı sıra şeker, çeşitli meyveler, çikolata, kakao, fındık, fıstık, karamel, glikoz şurubu, bitkisel yağ, süt yağı, sahlep, kıvam vericiler, doğal ve doğala özdeş aromanın da bulunduğu hatırlatıldı.
Dondurmanın her ne kadar besleyici değeri yüksek bir gıda olsa da, sağlıklı koşullarda üretilmemiş veya saklanmamış dondurmaların sağlığı tehdit eder hale gelebildiğinin vurgulandığı açıklamada, "Bu nedenle sağlık koşullarına uygun ortamda üretilen, gerektiği şekilde korunan ve sağlıklı ambalajlarda satışa sunulan dondurmalar ve buzlu içecekler tüketilmeli; bu tür besinler güvenilir olmayan yerlerden satın alınmamalıdır. Dondurma tüketilirken dikkat edilmesi gereken en önemli husus, sağlıklı ve hijyenik şartlarda hazırlanmış olmasıdır. Bunun için de dondurmanın pastörize sütten yapılması ve hijyenik koşullarda üretilmesi çok önemlidir. süt, mikroorganizmaların üremesi için çok iyi bir ortamdır. Sağlıksız koşullarda üretilen dondurmada bakteriler kolaylıkla üreyebilir ve zevkle yediğimiz dondurma sağlığı bozucu hale gelebilir. Bu nedenle özellikle açıkta satılan dondurmalar ve buzlu içecekler satın alınırken dikkatli olunmalı, güvenilir olmayan yerlerden, sokak satıcılarından dondurma satın alınmamalıdır. Paketlenmiş dondurmalar ve buzlu gıdalarda ise paket üzerindeki etiket okunmalı, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı üretim/ithalat izninin olup olmadığına, son kullanma tarihine dikkat edilmeli, izinsiz ve/veya son kullanma tarihi geçmiş ürünler asla satın alınmamalıdır. Ayrıca bu tür gıdaların servis edildiği soğutucunun yeterli soğuklukta ve çalışıyor durumda olması da göz ardı edilmemelidir" ifadeleri yeraldı.
Zayıf kalmanın sırrını açıkladılar
Milyonların hayran olduğu ünlü isimler nasıl formda ve zayıf kaldıklarını anlattı.
Vanessa, Rihanna, Hayden ve diğerleri... Her zaman formda ve güzel kalmayı başaran bu ünlülerin sırlarını öğrenmeye hazır mısın?
Vanessa Anne Hudgens
* O da, birçok ünlü gibi pilates’i tercih ederlenden… Haftanın dört günü, birer saat pilates yapıyor.
* Haftada 4-5 kez fitness salonuna giderek egzersiz çalışıyor. Bunun vücudunu güçlü ve zinde tuttuğuna inanıyor.
* Sağlıklı ve düzenli besleniyor. Tam bir çikolata canavarı olmasına karşın, kendini frenliyor!
Rihanna
* Tek başına spor yapmayı sevmiyor. Bu yüzden bir antrenörle birlikte çalışıyor.
* Vücudunda en takıntılı olduğu bölge kalçaları. Bu yüzden ağırlıklı olarak kalça egzersizleri yapıyor.
* Bacaklarının formunu korumak için bisiklet, yüzme ve tempolu yürüyüş gibi kardiyo hareketleri yapıyor.
* Kol kaslarını çalıştıracak egzersizleri çok dikkatli seçiyor. Çünkü erkeksi ve kaslı kolları sevmiyor.”
*karbonhidratlar en büyük düşmanı. Eğer üç gün tüketmezse hemen incelmeye başlıyor!”
* Kahvaltıda yumurta beyazı ve ananas yiyerek, limonlu sıcak su içiyor.
* Akşam yemeklerinde genellikle balık yemeyi tercih ediyor.
Evangeline Lilly
* Her gün mutlaka spor yapıyor.
* Yediklerine her zaman dikkat ediyor.
* Düzenli olarak yürüyor ve koşuyor.
* Yoga ve pilates yapıyor.
* Dans ediyor ve ağırlık çalışıyor.
* Dalış yapmaya bayılıyor.
* Fırsat buldukça sörf yapıyor. Hatta bu konuda ödüllerinin olduğunu söylüyor.
Jessica Biel
* Diyet yapmayı ve çok zayıf olmayı sevmiyor. Sadece yediklerine dikkat ederek formunu koruyor.
* Düzenli olarak yoga yapıyor.
* Köpeğiyle yürüyüşe çıkıyor.
* Haftada 3–4 kez spor salonunun yolunu tutuyor.
* Zaman buldukça voleybol oynuyor.
Hayden Panettiere
* Voleybol ve beyzbol oynuyor. Bu sayede hem enerjisini iyi yönde kullanmış hem de spor yapmış oluyor.
* Her gün köpekleriyle yürüyüş yapıyor.
* dokuz yıldır profesyonel olarak jimnastikle ilgileniyor.
Vanessa, Rihanna, Hayden ve diğerleri... Her zaman formda ve güzel kalmayı başaran bu ünlülerin sırlarını öğrenmeye hazır mısın?
Vanessa Anne Hudgens
* O da, birçok ünlü gibi pilates’i tercih ederlenden… Haftanın dört günü, birer saat pilates yapıyor.
* Haftada 4-5 kez fitness salonuna giderek egzersiz çalışıyor. Bunun vücudunu güçlü ve zinde tuttuğuna inanıyor.
* Sağlıklı ve düzenli besleniyor. Tam bir çikolata canavarı olmasına karşın, kendini frenliyor!
Rihanna
* Tek başına spor yapmayı sevmiyor. Bu yüzden bir antrenörle birlikte çalışıyor.
* Vücudunda en takıntılı olduğu bölge kalçaları. Bu yüzden ağırlıklı olarak kalça egzersizleri yapıyor.
* Bacaklarının formunu korumak için bisiklet, yüzme ve tempolu yürüyüş gibi kardiyo hareketleri yapıyor.
* Kol kaslarını çalıştıracak egzersizleri çok dikkatli seçiyor. Çünkü erkeksi ve kaslı kolları sevmiyor.”
*karbonhidratlar en büyük düşmanı. Eğer üç gün tüketmezse hemen incelmeye başlıyor!”
* Kahvaltıda yumurta beyazı ve ananas yiyerek, limonlu sıcak su içiyor.
* Akşam yemeklerinde genellikle balık yemeyi tercih ediyor.
Evangeline Lilly
* Her gün mutlaka spor yapıyor.
* Yediklerine her zaman dikkat ediyor.
* Düzenli olarak yürüyor ve koşuyor.
* Yoga ve pilates yapıyor.
* Dans ediyor ve ağırlık çalışıyor.
* Dalış yapmaya bayılıyor.
* Fırsat buldukça sörf yapıyor. Hatta bu konuda ödüllerinin olduğunu söylüyor.
Jessica Biel
* Diyet yapmayı ve çok zayıf olmayı sevmiyor. Sadece yediklerine dikkat ederek formunu koruyor.
* Düzenli olarak yoga yapıyor.
* Köpeğiyle yürüyüşe çıkıyor.
* Haftada 3–4 kez spor salonunun yolunu tutuyor.
* Zaman buldukça voleybol oynuyor.
Hayden Panettiere
* Voleybol ve beyzbol oynuyor. Bu sayede hem enerjisini iyi yönde kullanmış hem de spor yapmış oluyor.
* Her gün köpekleriyle yürüyüş yapıyor.
* dokuz yıldır profesyonel olarak jimnastikle ilgileniyor.
Tırnak bakımında bunlara dikkat!
• Tırnak bakımının tek ve en önemli konusu belki bunları ısırmaktan, koparmaktan ve zarar vermekten kaçınmaktır. Tırnağınız boyunca küçük bir kesik bile bakteri veya mantarların tırnağa girmesine ve enfeksiyona yol açmasına yeterlidir.
• Tırnaklar yavaş yavaş büyüdüğü için yaralanmış bir tırnak bu yaranın izlerini birkaç ay boyunca taşır. Deterjanlara ve kimyasal maddelere maruz kalma tırnaklarınızı zayıflatabilir, çatlatabilir ve rengini bozabilir.
• Onları korumak için, pamuklu kumaşla astarlanmış veya tek kullanımlı plastik veya lastik eldiven giyin. Kullanımlar arasında lastik eldivenleri kurutmak için ters çevirin. Bu eldivenlerin içinde mikroorganizmaların büyümesini önleyecektir El tırnaklarını her hafta kesin
• Haftalık kısaltma önemlidir çünkü düzgün ve bakımlı tırnakların hasar görme ihtimali daha azdır.
• Tırnaklarınızı kısaltmak için bir törpü ve keskin manikür makası veya tırnak kesme aleti kullanın. Eğer tırnaklanınız gevrekse veya kalınsa banyodan sonra yumuşadıkları zaman kesin. Kenarları törpünün ince tarafıyla düzeltin. Eğer uzun tırnak seviyorsanız kazayla zedelenmemelerini ve kenarda kir birikimini önlemeye çalışın. Tırnak dibindeki derileri asla kesmeyin
• Moda bunların kesilmesini teşvik etse de bu uygulamadan kaçının. Kesilen yer bakteri ve mantarlar için bir giriş noktası olabilir ve böylece enfeksiyona yol açar. Asetonu idareli kullanın
• Reklamlardaki iddialara rağmen çoğu tırnak cilaları kimyasal olarak birbirinin aynıdır. Bunların tırnakları güçlendirmesi sadece cilanın tırnağı örterek koruması şeklinde olur. Eğer tırnaklarınızı cilalıyorsanız bir kalın kat sürmektense, birkaç ince kat sürün. Aseton kullanımını asgariye indirin.
• Tırnaklarınızı zayıf düşürebilir ve kurutabilir. Açılan yerlere cilayla rötüş yapın ve eskisinin üzerine yenisini sürerek aseton kullanımından mümkün olduğu zaman kaçınmaya çalışın. Tırnak bakım maddelerinden kaçının
• Tırnak güçlendiriciler tırnaklarınızın rengini bozabilir veya kırabilir. Suni tırnaklar kendi tırnaklarınızın altında reaksiyonlar meydana getirebilir. Tırnak diplerindeki derileri alan maddeler aşındırıcı, alkali bazlı maddelerdir ve tırnaklarınızın etrafındaki doğal koruma bantlarını tahrip eder.
• Jelatin kapsüllerinin, kalsiyum tabletlerini veya diğer vitamin veya protein ürünlerinin tırnakları geliştirdiği veya güçlendirdiği konusunda hiçbir bilimsel bulgu yoktur. ayak tırnaklarını düz kesin
• ayak tırnaklarınızı düz olarak ve çok fazla kısaltmadan kesin. Bunun sadece yaklaşık ayda bir kere yapılması gerekir, çünkü ayak tırnakları el tırnaklarından daha yavaş uzar.
• Bunlar aynı zamanda daha da kalıncadır, özellikle baş parmakta dolayısıyla tırnak kesmek için en uygun zaman banyo sonrasıdır. Tırnaklarınıza dikkat edin!
• Tırnak batmaları genellikle ayak baş parmağında olur. Bu durum, baş parmağın ucu kıvrılıp altındaki yumuşak dokuya girerek, uzamaya devam ettiği zaman meydana gelir.
• Bunlara tırnakların hatalı kesilmesi, tırnaklarınızın büyüme biçimi (ortaya kıyasla kenarlarda daha fazla büyüme) ve vuran ayakkabıların basıncı yol açar. Sürekli olarak sivri burunlu yüksek topuklu ayakkabı giyen kadınların bu problemden etkilenme ihtimalleri özellikle fazladır.
• Eğer hafifçe batmış bir tırnağınız varsa fazla tırnağı yontun ve battığı kenarın altına onu kaldırmak için küçük steril pamuk parçaları yerleştirin. Acı ve kırmızılık azalana kadar her gün bu pamukları değiştirin. Eğer enfeksiyon oluşursa (bunun belirtisi şiddetli ağrı ve cerahat akıntısıdır) doktora gidin. Şeytan tırnağını koparmayın!
• Eğer şeytan tırnağınız varsa kopartmaya kalkışmayın. Kopartmak daima canlı dokunun da bir parçasını yaralar. Bunun yerine dışa doğru hafif bir açı bırakarak dikkatlice kesin. Bu tekrar olmasını önleyebi1m. Bir el losyonu ile yumuşatmak da şeytan tırnaklarını önlemeye yardımcı olabilir.
• Sağlıklı tırnaklar, pürüzsüz olup girintisi çıkıntısı yoktur. Bunların renk ve yoğunluğu düzenlidir, renk bozukluğu olan lekelerden arınmıştır. Şunu unutmayın!
• Hiçbir tırnak bakım maddesi size sağlıklı tırnaklar sağlayamaz. Tırnaklarınıza mümkün olan en iyi görünümü sağlamanın tek yolu bunları zedelemekten ve tahriş edici maddelerden (kimyasal maddeler ve deterjanlar) korumak ve ondan sonra bunları düzenli olarak temizleyip kesmektir.
• Tırnaklar yavaş yavaş büyüdüğü için yaralanmış bir tırnak bu yaranın izlerini birkaç ay boyunca taşır. Deterjanlara ve kimyasal maddelere maruz kalma tırnaklarınızı zayıflatabilir, çatlatabilir ve rengini bozabilir.
• Onları korumak için, pamuklu kumaşla astarlanmış veya tek kullanımlı plastik veya lastik eldiven giyin. Kullanımlar arasında lastik eldivenleri kurutmak için ters çevirin. Bu eldivenlerin içinde mikroorganizmaların büyümesini önleyecektir El tırnaklarını her hafta kesin
• Haftalık kısaltma önemlidir çünkü düzgün ve bakımlı tırnakların hasar görme ihtimali daha azdır.
• Tırnaklarınızı kısaltmak için bir törpü ve keskin manikür makası veya tırnak kesme aleti kullanın. Eğer tırnaklanınız gevrekse veya kalınsa banyodan sonra yumuşadıkları zaman kesin. Kenarları törpünün ince tarafıyla düzeltin. Eğer uzun tırnak seviyorsanız kazayla zedelenmemelerini ve kenarda kir birikimini önlemeye çalışın. Tırnak dibindeki derileri asla kesmeyin
• Moda bunların kesilmesini teşvik etse de bu uygulamadan kaçının. Kesilen yer bakteri ve mantarlar için bir giriş noktası olabilir ve böylece enfeksiyona yol açar. Asetonu idareli kullanın
• Reklamlardaki iddialara rağmen çoğu tırnak cilaları kimyasal olarak birbirinin aynıdır. Bunların tırnakları güçlendirmesi sadece cilanın tırnağı örterek koruması şeklinde olur. Eğer tırnaklarınızı cilalıyorsanız bir kalın kat sürmektense, birkaç ince kat sürün. Aseton kullanımını asgariye indirin.
• Tırnaklarınızı zayıf düşürebilir ve kurutabilir. Açılan yerlere cilayla rötüş yapın ve eskisinin üzerine yenisini sürerek aseton kullanımından mümkün olduğu zaman kaçınmaya çalışın. Tırnak bakım maddelerinden kaçının
• Tırnak güçlendiriciler tırnaklarınızın rengini bozabilir veya kırabilir. Suni tırnaklar kendi tırnaklarınızın altında reaksiyonlar meydana getirebilir. Tırnak diplerindeki derileri alan maddeler aşındırıcı, alkali bazlı maddelerdir ve tırnaklarınızın etrafındaki doğal koruma bantlarını tahrip eder.
• Jelatin kapsüllerinin, kalsiyum tabletlerini veya diğer vitamin veya protein ürünlerinin tırnakları geliştirdiği veya güçlendirdiği konusunda hiçbir bilimsel bulgu yoktur. ayak tırnaklarını düz kesin
• ayak tırnaklarınızı düz olarak ve çok fazla kısaltmadan kesin. Bunun sadece yaklaşık ayda bir kere yapılması gerekir, çünkü ayak tırnakları el tırnaklarından daha yavaş uzar.
• Bunlar aynı zamanda daha da kalıncadır, özellikle baş parmakta dolayısıyla tırnak kesmek için en uygun zaman banyo sonrasıdır. Tırnaklarınıza dikkat edin!
• Tırnak batmaları genellikle ayak baş parmağında olur. Bu durum, baş parmağın ucu kıvrılıp altındaki yumuşak dokuya girerek, uzamaya devam ettiği zaman meydana gelir.
• Bunlara tırnakların hatalı kesilmesi, tırnaklarınızın büyüme biçimi (ortaya kıyasla kenarlarda daha fazla büyüme) ve vuran ayakkabıların basıncı yol açar. Sürekli olarak sivri burunlu yüksek topuklu ayakkabı giyen kadınların bu problemden etkilenme ihtimalleri özellikle fazladır.
• Eğer hafifçe batmış bir tırnağınız varsa fazla tırnağı yontun ve battığı kenarın altına onu kaldırmak için küçük steril pamuk parçaları yerleştirin. Acı ve kırmızılık azalana kadar her gün bu pamukları değiştirin. Eğer enfeksiyon oluşursa (bunun belirtisi şiddetli ağrı ve cerahat akıntısıdır) doktora gidin. Şeytan tırnağını koparmayın!
• Eğer şeytan tırnağınız varsa kopartmaya kalkışmayın. Kopartmak daima canlı dokunun da bir parçasını yaralar. Bunun yerine dışa doğru hafif bir açı bırakarak dikkatlice kesin. Bu tekrar olmasını önleyebi1m. Bir el losyonu ile yumuşatmak da şeytan tırnaklarını önlemeye yardımcı olabilir.
• Sağlıklı tırnaklar, pürüzsüz olup girintisi çıkıntısı yoktur. Bunların renk ve yoğunluğu düzenlidir, renk bozukluğu olan lekelerden arınmıştır. Şunu unutmayın!
• Hiçbir tırnak bakım maddesi size sağlıklı tırnaklar sağlayamaz. Tırnaklarınıza mümkün olan en iyi görünümü sağlamanın tek yolu bunları zedelemekten ve tahriş edici maddelerden (kimyasal maddeler ve deterjanlar) korumak ve ondan sonra bunları düzenli olarak temizleyip kesmektir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)